Etiket arşivi: VE

yumur

Yumurta ve pekmezle ders başarısı!

Çocukların okulda başarılı olmaları için güne kahvaltı ile başlamaları şart. Yeterli ve dengeli bir kahvaltıda dikkat edilmesi gereken en önemli nokta da, sofrada yumurta ve pekmezi mümkün olduğunca eksik etmemek. Çünkü her iki besin de çocuklarda sıkça görülen ve öğrenme bozukluklarına yol açan demir eksikliğine karşı birebir!

Kahvaltı günün en önemli öğünü olmasına rağmen özellikle okul çağı çocukları tarafından ihmal ediliyor. Oysa çocukların gelişimlerinde çok önemli bir rol üstlendiği için kahvaltının asla atlanmaması gerekiyor.

Çünkü kahvaltı uzun süren açlıktan sonra enerji ihtiyacının karşılanmasında, besin öğelerinin günün ilk saatlerinde, yani vücudun en fazla ihtiyaç duyduğu dönemde dengeli bir şekilde alınmasında ve kan şekeri düzeylerinin dengelenmesinde anahtar bir rol üstleniyor. Araştırmalara göre; özellikle kahvaltı yapan çocuklar okulda daha başarılı oluyor, daha geç yorgunluk hissine kapılıyor ve sabahları kendilerini daha az aç hissediyor. Ayrıca bu çocuklar bütün derslerden daha iyi not alıyor, problemleri daha iyi çözüyor, derse daha iyi konsantre oluyor ve daha iyi kas işlevlerine sahip oluyor.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Şengül Sangu Talak, bunun aksine çocukların besin öğelerini yeterli almadıkları takdirde büyüme geriliği ve mental gelişim gecikmesi gibi ciddi sorunlarla karşılaştıkları uyarısında bulunarak, “Hafif düzeyde beslenme yetersizliği kolaylıkla fark edilmiyor ancak çoğunlukla öğrenme bozuklukları ile sonuçlanıyor. Örneğin daha çok yetersiz besin seçimi ve öğün atlama gibi nedenlerle oluşan demir eksikliği de davranışlarda ve performansta düşüşün yanı sıra konsantrasyon bozukluklarına yol açıyor. Bunun için çocuklara mümkün olduğunca sık yumurta ve pekmez yedirmek gerekiyor” diyor.

Kahvaltı şart!
Kahvaltı yapmayan çocuk okulda sunulan kahvaltı alternatiflerini değerlendiriyor. Bu kahvaltı alternatifleri de poğaça, çikolata, sucuklu tost, milföy hamuru ile yapılmış börek, tatlı bisküvi, hatta cipsler ve bunların yanında kolalı içecekler ve hazır meyve suları olabiliyor. Bu tür besinlerin içerisinde özellikle şeker oranı yüksek olabildiği için aynı zamanda diş sağlığı da olumsuz etkilenebiliyor.

Yumurta ve pekmez
Beslenme ve Diyet Uzmanı Şengül Sangu Talak kahvaltıda çocuğunuzun enerji deposunu dolduracak, proteinden zengin gıdalar vermeniz gerektiğine dikkat çekiyor. Çocuğunuzun her gün bir yumurta yemesini sağlayın. Çünkü yumurta yüzde yüz emilebilen en kaliteli protein kaynağı ve kan yapıyor. Ayrıca sürülebilen çikolata, bal, reçel gibi tatlılar yerine kan yapan ve kemiklerin gelişimini sağlayan kalsiyumdan zengin pekmezi tercih edin. Kahvaltılara az miktarda domates, salatalık ile maydanoz gibi vitamin ve posa içeren sebzeler ekleyerek çocuğunuzun iştahının açılmasını ve bağırsaklarının çalışmasını sağlayabilirsiniz. Kahvaltıda sadece ve sürekli mısır gevreğiyle süt tüketimi belki pratik olsa da, sakıncalı. Bu nedenle karışımı kuru meyve, ceviz, fındık, badem gibi kuru yemiş ve taze meyvelerle daha besleyici ve lezzetli hale getirmeye çalışın. Kahvaltının yanında çay içilmesi demir emilimini engelliyor, ayrıca çok fazla kaynatılması da besin değerini düşürüyor. Bu yüzden mümkün olduğunca çocuğunuza çay içirmeyin.

Kaynak: http://sozcu.com.tr/kadin/yumurta-ve-pekmezle-ders-basarisi.html

cinabdanlasmaxsdd.hlarge

Çin ve ABD anlaştı

Çin ve ABD, karbon salınımının azaltılması konusunda anlaştı.

Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping, ABD Başkanı Barack Obama’yla başkent Pekin’de bir araya geldi.
Büyük Halk Toplantı Sarayı’ndaki görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenlendi. Xi ve Obama, ebola salgınından iklim değişikliğine, İran’dan Kuzey Kore sorununa kadar çok sayıda meseleyi görüştüklerini söyledi.

Konuşmasında Xi, görüşmede büyük ülkeler arası yeni tip ilişkilerin sürdürülmesi önemine dikkat çekti. İki lider, ilk kez emisyonları azaltmayı kabul ettiklerini belirtti. Buna göre ABD, 2025 yılına kadar büyük bir kısmını, Çin ise karbondioksit salımını 2030 yılından itibaren azaltmaya başlayacağı sözünü verdi.

Ayrıca karbon emisyonu azaltımı için yeni hedefler de belirlendi. Obama, ülkesinin 2025 yılına kadar karbondioksit salımını yüzde 26 ila 28 oranında azaltacağını ve bunun 2005’tekinden daha az olacağını ifade etti. Obama’nın açıkladığı bu oran, atmosfer kirliliğiyle mücadelede Washington’un daha önce hedeflediği oranın iki katına denk geliyor.

Xi ise güneş enerjisi gibi temiz enerji kaynaklarının Çin’in toplam enerji üretiminin 2030’dan önce yüzde 20’sini oluşturacağı sözünü verdi. İki ülkenin karbon salınımını azaltma sözünün küresel iklim değişikliğiyle mücadelede kilit rol oynayacağı belirtiliyor.
Çin ve ABD dünyanın en çok kirleten iki ülkesi konumunda bulunuyor.

PASİFİK OKYANUSU ÇİN VE ABD’YE YETER
Konuşmalarında iki lider, insan hakları, güvenlik, ekonomi gibi konuları masaya yatırdıklarını açıkladı. Obama, Washington’un yeni Asya politikasının Pekin’i kıskaca almayı planlamadığı konusunda Xi’ye güvence verdiğini söyledi.

İki ülke arasındaki sorunlar konusunda ise Çin Cumhurbaşkanı, “Pasifik Okyanusu, ABD ve Çin’in gelişmesini içine alacak kadar yeterli genişliktedir” dedi. Xi, iki ülke işbirliğinin dünya için de iyi olduğunu vurgulayarak, samimi niyetleri ortaya koyarak farklılıkları daraltmaya çalışacaklarını dile getirdi. Xi, çatışmama, karşılıklı saygı ve ortak kazanç ilkeleri temelinde işbirliğini güçlendirerek, iki halka ve dünya halkına fayda getirmeye hazır olduğunu dile getirdi.

Beyaz Saray ise askeri gerilimi azaltmak amacıyla iki tarafın Büyük Okyanus’taki askeri faaliyetler hakkında birbirlerini bilgilendireceklerini açıkladı.

ABD’Lİ GAZETECİYE ŞOK
Bu arada bazı liderler, Çin ve ABD medyasından birer soru aldı. Ancak New York Times muhabirinin Obama’ya sorduğu soruyla birlikte “kuralı çiğneyerek” Xi’ye Hong Kong ve yabancı gazetecilerin vizeleriyle ilgili soru sorması, Çinli lideri kızdırdı. Obama’nın cevabının ardından Çin Cumhurbaşkanı, ABD’li muhabirin sorusunu cevaplamadı ve Çinli gazetecinin soru sormasını istedi.

Xi, Çinli gazetecinin sorusuna verdiği cevapta üstü kapalı olarak ABD’li gazetecinin sorusunu da yanıtladı. Sorduğu soruyu doğrudan cevaplamayan Xi’nin tavrı karşısında ise New York Times muhabiri şaşkınlık yaşadı.

HONG KONG SORUNU
New York Times muhabirinin sorusuna cevap veren Obama, ülkesinin Hong Kong’daki olaylarda bir rolünün olmadığını savundu. Çin, ABD’den Hong Kong olaylarından uzak durmasını istiyordu. Obama, bu konuyu Xi ile de görüştüklerini ve kendisine açıkça Amerika Birleşik Devletleri’nin bu protestoları teşvik etmeye bulaşmadığını söylediğini aktardı. ABD Başkanı, “Bu konulara sonuçta Hong Kong halkı ve Çin halkı karar verecektir.’’ dedi.

Obama, ABD’nin dış politika ve aynı zamanda kendi değerleri bakımından, halkın kendini ifade etmesi ve Hong Kong’daki seçimin şeffaf ve adaletli olması ile Hong Kong’daki halkın görüşünü yansıtması konusunda yüksek sesle konuşmaya devam edeceklerini de vurguladı.

Öte yandan, Çin’in özel idari bölgesi Hong Kong’da seçimlere Pekin’in müdahale ettiği gerekçesiyle hükümet karşıtı gösteriler sürüyor.

Xi ise konuşmasında, Hong Kong’daki gösterilerin yasa dışı olduğunu tekrarlayarak, Hong Kong’a gösterilerin hukuk çerçevesinde çözmesine desteklerini sürdüreceklerini ve Hong Kong hükümetinin soruna yaklaşımından memnun olduklarını belirtti.

Obama, üç günlük Çin ziyaretinde Pekin’de dün sona eren Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği’nin (APEC) 22. Liderler toplantısına katılmıştı.

İKİLİ TİCARET
Obama ve Xi, ikili ekonomik ilişkileri de masaya yatırdı. Konuşmasında Xi Jinping, geçen yıl iki ülke arsındaki ticaret hacminin 520 milyar doları aştığını söyledi. Xi ayrıca karşılıklı yatırım miktarının da 100 milyar doları geçtiğine dikkat çekti.

Çin, ABD’nin en hızlı büyüyen ihracat pazarı konumunda bulunuyor. Bu ziyarette iki ülke, ileri teknoloji ürünlerin ticaretinde gümrük vergilerini indirme ve karşılıklı olarak 5 ile 10 yıllık vize uygulanması konularında anlaştı.

Geçen yıl 18 milyon Çinli ABD’yi ziyaret etti ve ABD ekonomisine 21 milyar dolar katkı yaptı.

Kaynak:http://www.ntvmsnbc.com/id/25549680/

1415377307949

Ağır çantalar ve topuklu ayakkabılara veda edin

Bel ağrısı şikayeti, en sık karşılaşılan ağrı türlerinden biridir. Yaşam kalitesini ciddi oranda düşüren bu illetin, yüksek topuklu ayakkabı giymekten duruş bozukluğuna, hatta ağır çantalar taşımaya kadar sayısız nedeni var.

Bel ağrısı, şiddet bakımından kişiden kişiye farklılık gösterse de genelde benzer özellikler taşır. Yapılan istatistiksel çalışmalar; lumbago (belde şiddetli ağrı) olarak isimlendirilen bel ağrısının, doktora götüren ağrılar arasında beşinci sırada yer aldığını gösteriyor. Yapılan bu istatistiğe göre yetişkinlerin neredeyse yüzde 90’ı hayatlarında bir kez olsun bel ağrısı ile karşılaşmışlar.

Hatta bu oranın yüzde 50’si bel ağrısını her yıl mutlaka yaşadıklarını belirtmişler. Yaşanan şiddetli bel ağrılarının yüzde 40’ı ise farklı hastalıklara sebep oluyor. Bu yüksek oranlar gösteriyor ki, dünyanın neresinde yaşıyor ve hangi işi yapıyor olursanız olun bel ağrısı, sizi de ‘mutlaka’ bulacaktır. İnsan bedeninde adeta taşıyıcılık vazifesi gören omurga, kemiklerin belirli bir hizayla dizildiği oldukça karmaşık bir sisteme sahiptir. Sinir, kemik, bağ ve tendonlar kolaylıkla ağrılara sebebiyet verecek şekilde omurgada birbirlerine bağlanırlar.

Omurga sisteminin en doğru şekli alabilmesi için bu bağlantılar kadar bağlantı açıları ve uç nokta bağlantıları da son derece önemlidir. Omurga sistemi duruş pozunu veren dört önemli açılma (agulasyon) yapmakla görevlidir. Kas ve iskelet sistemimizdeki problemler, bu açı dengesini kolaylıkla bozabileceğinden bel ağrılarına sebep olabilir. Günlük yaşamınızda duruşunuzu bozan alışkanlıklarınız bel ağrısına, hatta disk kayması gibi daha ciddi durumlara sebep olabilir. Hafife aldığınız ve küçük gördüğünüz bu alışkanlıklar, zamanla çok ciddi ve büyük sıkıntılar doğurabilirler. Günlük yaşamınızın adeta bir parçası haline gelen bu alışkanlıklara, yüksek topuklu ayakkabı giymek örneğiyle başlayabilirim.

OMURGA HASARINA SEBEP OLUYOR

Siz de yüksek topuk seven ve bundan vazgeçemeyenlerden misiniz? Ayakkabınızın topuk yüksekliği arttıkça ayaklarınıza uyguladığı basıncın şiddeti de artar. Örneğin 7-7.30 cm. yüksekliğindeki bir topuklu ayakkabı belinize, düz bir ayakkabıya oranla yedi kat fazla basınç uygular. Bu zemin basıncı zamanla omurganızı da etkileyerek duruş bozukluklarına sebep olur. Yapılan istatistikler gösteriyor ki yüksek topuklu ayakkabı giyen kişilerin yaklaşık yüzde 50’si, ilerleyen zamanlarda omurga hasarıyla sonuçlanan durumlar yaşamışlar. Kadınların bel ağrısı illetini yaşamalarının tek sebebi elbette topuklu ayakkabılar değildir.

Gün boyu taşıdıkları ağır çantalar da benzer sebeplerle aynı sonucu doğurur. Gün boyu oradan oraya taşıdığınız o kocaman çantaların içinde neler olduğunu hiç düşündünüz mü? Kendinizi sorguladığınızda göreceksiniz ki aslında o malzemelerin birçoğunu hiç kullanmadan evinize geri getiriyorsunuz. Yapılan çalışmalar, kendi ağırlığının yüzde 10’undan fazla yükü omuzda taşımanın, vücut dengesini bozarak omurgada ciddi hasarlara sebep olan duruş bozukluğunun gelişmesine sebep olduğunu gösterdi. Yaklaşık 50 kg. ağırlığında olduğunuzu ve 6 kg’lık bir çantayı omzunuzda taşıdığınızı düşünün. Bunu yaparken düzgün durabilmek için kaslarınızdan yardım almanız gerekir. Gereğinden fazla kasılarak yorulan kaslarınızı zorlamaya devam ettiğiniz sürece, sırt ve bel ağrılarına da hazırlıklı olmalısınız.

ERKEKLER DE AĞRI ÇEKİYOR

Erkekler, büyük çantalar kullanmadıkları ve topuklu ayakkabı giymedikleri için bel ağrısından kurtulduklarını sanmasınlar. Yapılan araştırmalar, gereğinden fazla doldurularak kalınlaşan cüzdanları taşımanın da sırt ve bel ağrılarına sebep olduğunu gösterdi. Kalın cüzdan taşımak, kalça kemiği ve omurga dengesini bozarak ağrılara sebep oluyor! Bir tehlike daha var ki, o da yanlış duruş pozisyonundayken uzun saatler araba kullanmak. Yapılan araştırmalar, günde en az dört saat araba kullanan bir sürücünün şiddetli bel ağrısı yaşama ihtimalinin, günde iki saat araba kullanan bir diğerine göre tam altı kat daha fazla olduğunu gösterdi!

BİR EŞYAYI TAŞIRKEN BİLE SAKATLANIYORUZ

Hepiniz ağır bir eşyayı yerinden kaldırırken disk kayması yaşayan insan hikayeleri duymuşsunuzdur. Ağır bir eşyayı kaldırırken dikkatsiz davranmak, belinize yapacağınız en büyük kötülüklerden biridir. Yerde duran ağır bir eşyayı kaldırırken yapılabilecek en kötü hareket, eğilerek eşyayı kaldırmak ve vücudunuzu döndürmek suretiyle yan tarafa taşımaktır. İşte bu hareket, disk kayması ve sinir sıkışması için son derece ideal bir ortam oluşturur. Yerde duran ağır bir eşyayı kaldırmanın en doğru yolu, dizlerinizi kırarak eğilmektir. Ardından doğrulmanız ve eşyayı yeni yerine yine dizlerinizle çömelerek bırakmanız gerekir. Sağlıklı bir bel ve omurga için; yüksek topuklardan vazgeçmek, çantanızı hafifletmek, cüzdanınızı inceltmek, uzun süre araba kullanacaksanız mutlaka ara vermek, dik oturmak ve ağır eşyalar taşıyacaksanız doğru pozisyonu belirlemek gerekir.
Kaynak:http://www.sabah.com.tr/saglik/2014/11/08/agir-cantalar-ve-topuklu-ayakkabilara-veda-edin

images (6)

ENDONEZYA’DA SEL VE HEYELAN

Endonezya’da muson yağmurlarının başlamasıyla ülkenin bazı bölgelerinde sel ve heyelan felaketi meydana geldi.
Sumatra adası ve Açe bölgesi, şiddetini artıran muson yağmurları nedeniyle oluşan seller ve heyelanla mücadele ediyor.

Açe bölgesinde şiddetli yağışlar heyelanlara yol açtı. Heyelanlar nedeniyle bölgedeki birçok ana yolda çatlaklar ve kaymalar oluştu. Yolların bozulmasıyla bölgede trafik felç oldu. Açe’de muson yağmurlarının şiddetinin azalmaması nedeniyle yetkililer alarm durumu ilan etti ve heyelan bölgelerinde güvenlik önlemleri alındığını açıkladı.

Sumatra adasının batısında bulunan Padang’da da yüzlerce ev ve işyeri sel suları altında kaldı. Sel sularının yüksekliğinin bazı yerlerde 2 metreye kadar ulaştığı belirtildi.
Sel bölgelerine sevk edilen kurtarma ekipleri, evlerinde mahsur kalanları güvenli bölgelere tahliye etmeye çalışıyor. Tahliye edilenlerin sel suları çekilene kadar çadırlarda kalacağı bildirildi.
Tropikal kuşakta yer alan Endonezya’da yılın altı ayı yağışlı geçerken, geçen yıl meydana gelen sellerde 25 kişi hayatını kaybetmişti.
Kaynak:http://www.haber3.com/endonezyada-sel-ve-heyelan-3001927h.htm#ixzz3IeVBOS8t

dnews-files-2014-09-sunflower-shaped-solar-panels-670-jpg

Güç ve taze su üreten ayçiçeği şekilli çanak

Güneş’ten elektrik üretimi yeni değil. Ancak IBM’in Airlight Energy ile ortaklığı iki sorunu aynı anda çözecek. Geliştirdikleri 9 metrelik ayçiçeği şekilli güneş ışığı odaklayıcıları elektrik üretirken bir yandan da tuzlu suyu tuzdan arındırıp içilebilir hale geitiriyorlar. Bu iki işlevli teknoloji taze suyun az bulunduğu sıcak iklimlerde oldukça işe yarayabilir.

Yüksek Odaklamalı Fotovoltayik Isı Düzeneği (YOFID) isimli tasarıda her “çiçek”, geri dönüştürülebilen plastik malzemenin gümüş ile kaplanmasıyla oluşturulan aynalardan 36 tane barındıran çanaklardan oluşuyor. Aynalar günışığını fotovoltaik yongaya odaklıyorlar. Bu yonga da ışıktaki enerjinin yüzde seksenini kullanılabilir enerjiye çeviriyor. Her yonga güneşli bir günde 57 watt’a kadar üretim yapıyor. Tüm çanağın 12 kilowatt elektrik gücü ve 20 kilowatt ısı ürettiği düşünülürse bu kadar enerji ve ısı birkaç ortalama evin ihtiyacını karşılayabilir.

Tahmin edebileceğiniz gibi yongalar fazla ısınıyorlar, bu nedenle bilim insanları soğutucu sıvının mikrokanallar yoluyla dolaştığı bir düzenek tasarlamışlar. Bu sıvı, ısıyı yongadan ayırıyor ve fotovoltayiklerin aşırı ısınmasını önlüyor. Birkaç küçük değişiklikle düzenek taze su da üretebiliyor. Basın bültenlerinde IBM araştırmacıları şu ifadelerde bulundular:

“Söz gelişi, tuzlu su delikli bir zardan damıtma düzeneğine gelir ve burada buharlaşarak tuzundan ayrılır. Böyle bir düzenek alıcı alanın sahip olduğu metrekare başına günde 30-40 litre içilebilir su üretebilir. Bu miktar ortalama bir kişinin günlük ihtiyacının biraz altında olmakla birlikte, çoklu çanak yerleştirimi bir şehir için yeterli suyu üretebilir.”

Geniş, saydam bir muhafaza çanakları çevre etmenlerinden koruyor, ayrıca kuşların aşırı ısınmış bölgelere uçmasını engelliyor.

Rhodobacter-ferrooxidans

Oksijensiz dünya ve onun becerikli mikropları

Dünya’mız, şu anda bulunduğumuz jeolojik zaman diliminde çok büyük bir canlı çeşitliliğine ev sahipliği yapıyor. Aslında, bu canlı çeşitliliğinin ve özellikle de Homo sapiens’in varlığını sürdürebilmesi, pamuk ipliğine bağlı durumda. Çünkü gezegenimiz çok hassas bir kimyasal dengede bulunuyor. Gezegenimizde canlılığın oluşmasına önayak olan atmosfer ve yerkürenin arasında kurulu bu hassas denge, hiç de sandığımız kadar kolay oluşmadı! Eğer öyle olmuş olsaydı, başka yıldız sistemlerinde, hatta belki de kendi Güneş sistemimizde bile kolaylıkla diğer canlıların izlerine rastlayabilirdik. Oysa durum farklı, işte tam da bu yüzden narin gezegenimizin kimyası ile atmosfere yüklediğimiz sera gazları, ozon tabakasına verdiğimiz zararlar aracılığıyla oynamaya devam edersek kendi sonumuzu hiç tahmin edemeyeceğimiz ve öngörülemeyecek kadar erken getirebiliriz. Bu yüzden doğa talanını ve özensiz yakıt kulanımını durdurmanın, ekonomik büyüme hedefleri ve ilişkili politikalardan önemli olduğunu algılamaz ve birincil gündemimize almazsak, bu politikaları güdebileceğimiz bir gezegenimiz de olmayacak.

Dünya’nın kimyasal dengesini biraz daha ayrıtnılı irdeleyecek olursak atmosfer, hidrosfer ve yerküre sisteminin jeolojik zaman boyunca etkileşimlerine bakmak gerekir. Bunun için de atmosferin, okyanusların ve yerküredeki elementlerin bulunduğu redoks koşulları incelenmelidir. Bulunduğumuz zaman diliminde oksijenin bulunması sebebiyle (atmosferin % 21’i kadar), atmosferimiz oksitleyici; fakat atmosferimiz her zaman oksitleyici (yükseltgen) değildi. Dünya ilk oluştuğunda atmosferin kimyasal bileşimi, günümüzdekinden çok farklıydı. Dünyada bulunan oksijeni çantada keklik sayıyoruz; fakat canlı yaşamının gelişmesini sağlayan serbest oksijen, aslında dünyada her zaman bulunmuyordu, hatta dünya oluştuktan sonra yaklaşık 1,5 milyar yıl boyunca gezegenimizde oksijen yoktu!1.

3 milyar yıl önce oluşan atmosferik oksijen, günümüzdeki miktarın % 0,001’inden daha küçüktü.2  Atmosferdeki oksijenin günümüzdeki seviyelere ulaşması ise çok daha sonra gerçekleşti.3

Şekil 1. Atmosferde serbest oksijenin evrimi: günümüzden 2.5 milyar yıl öncesine kadar oksijen yok, 2.5 milyar yıl önce atmosferik oksijende kalıcı bir artış gerçekleşiyor (GOE), yaklaşık 540 milyon yıl önce ikinci kez artış gerçekleşiyor ve atmosferik oksijen günümüzdeki seviyelerine ulaşıyor (PAL= Present atmospheric level). Sol taraftaki düşey skala, atmosferdeki oksijenin kısmi basıncını atm cinsinden, sağ taraftaki düşey skala oksijenin günümüzdeki oksijen seviyesinin kaç katı olduğunu ifade ediyor. Yatay skala ise soldan sağa, dünyanın oluşumundan günümüze kadar geçen süreyi gösteriyor (Lyons ve diğ., 2014).

Okyanuslar, gezegenimizin kimyasal dengesini sağlayabilmesinde tahmin ettiğimizden daha büyük önem taşıyor ve gezegenimizde bulunan okyanuslara dair bilgimiz hala oldukça az. Okyanusların önemi, canlı varlığında önem taşıyan elementler için büyük bir rezervuar teşkil etmeleri ve bu elementleri, çeşitli kimyasal reaksiyonlarla canlılar tarafından kullanılabilecek formlara  dönüştürebilmelerinden kaynaklanıyor. Bu yüzden atmosferdeki oksijenin ne zaman ve nasıl oluştuğunu anlamak için öncelikle okyanuslardaki oksijenin oluşumunu araştırmak gerekiyor.

1960’lardan itibaren, günümüzden 2.4 ve 2.1 milyar yıl öncesinde atmosferde oksijenin kalıcı bir şekilde yükseldiğine dair kanıtlar bulunmaya başlandı.4 Bu iki basamakta gerçekleşen artış, günümüzde GOE (muazzam oksijen artışı olayı olarak çevirilebilecek “Great Oxidation Event”) olarak bilinen olay, o dönemde oluşan ve bu güne kadar değişmeden kalmış kayaçlarda kayıt niteiliğinde önemli izler bıraktı. Örneğin, paslı kırmızı toprakların yüzeyde ilk olarak görülmeye başlandığı zamana ait kayaç kayıtları ve pirit (FeS2) gibi oksijenle karşılaştığında kolaylıkla oksitlenen (yükseltgenen) minerallerin dünyanın oluşumundan bir süre sonra eski nehir yataklarına ait kayaç kayıtlarından kaybolması4. Daha da tartışmalı olan bir diğer konu ise O2 üreten fotosentezin ilk kez gerçekleşmeye başladığı zaman. Bu tartışmalardaki anahtar soru, fotosentezin GOE’den önce mi yoksa GOE’ye bağlı olarak mı oluştuğu sorusu. Organik jeokimyasal araştırmalar, oksijenin GOE’den önce oluştuğunu kanıtlıyor.5 Oksijen üreten fotosentez, yeryüzünde en önemli serbest oksijen kaynağı olduğundan, gezegenimizde oksijenin ne zaman oluştuğu sorusu, bu metabolizmanın ne zaman evrimleştiği sorusuna bağlı oluyor (Şekil 1). Onlarca yıllık yoğun araştırmalara rağmen henüz bu soruyla ilgili bir konsensüs oluşturulamadı.

Şekil 2. Rhodobacter ferrooxidans – diğer adıyla mor – kükürt kullanmayan bakteri, çubuk şekilli anoksijenik, fotosentetik bir prokaryot. Bu prokaryot suda çözünmüş Fe2+ iyonunu Fe3+’e okside ediyor ve Fe(OH)3’in yani BIF’lerin oluşmasını sağlıyor. Kaynak: Dennis Kunkel Microscopy, Inc./Visuals Unlimited, Inc.

Bu sorunun kökeni kısmen, oksidayonun hem biyotik hem de abiyotik olarak ve hem serbest oksijenin varlığında hem de yokluğunda  gerçekleşebilmesinde yatıyor. Evet, oksijen olmadan da oksidasyon, yani yükseltgenme reaksiyonları gerçekleşebiliyor. Bu oksidasyon dediğimiz şey, aslında basit yanma reaksiyonu ya da organik maddenin çürümesi. Örneğin biz solunum yoluyla, oksijenle organik maddeyi parçalayarak (proteinler, lipidler, glikoz gibi) enerji (ATP) elde edebiliyoruz. Yani varlığımızı sürdürmemiz oksijenin varlığına bağlı. Pek çok organizma için durum aynı. Fakat bu oksidasyon reaksiyonu, dünyada yalnızca oksijen varlığında gerçekleşmişyor. Kimyasal olarak (örneğin fotokimyasal, yani güneş kaynaklı UV ışınlarına bağlı olarak), herhangi bir canlı organizmanın faaliyetine bağlı olmadan gerçekleşebileceği gibi, oksijen yerine başka elementler kullanabilen bazı mikroorganizmalar tarafından da gerçekleştirilebiliyor. Bu mikroorganizmalar, oksijensiz koşullar altında bazı elementleri indirgeyerek (sülfür, demir –Fe3+ gibi) veya bazı elementleri oksitleyerek (Fe2+ gibi) fotosentetik olarak, yani güneş ışınlarının olduğu koşullar altında, kendilerine besin ve varlıkları için gerekli enerjiyi elde edebiliyor, karışılığında bizim gibi oksijene ihtiyacı olan canlıların ihtiyaç duyacağı serbest oksijeni üretebiliyorlar (Şekil 2). İşte, bu organizmalardan bolca ve çeşit çeşit mevcut ve bu mikroorganizmalara anoksijenik fotototroflar deniyor.6 Fotosentezi hatırlayacak olursak, fotosentezin gerçekleşebilmesi için ışık ve indirgeyici bir güç kaynağının – yani bir elektron donörünün gerektiğini biliyoruz. Oksijenli fotosentezde bu elektron donörü H2O, yani su molekülü oluyor. Fakat serbest oksijenin bulunmadığı koşullar altında, başka elektron donörleri kullanılıyor: Fe2+ ve H2S’teki sülfür gibi. Bu yüzden demir ve sülfür elementlerinin kayaçlardan okyanuslara, okyanuslardan da canlı organizmalara ve daha sonra atmosfere taşındığı yolları anlayabilmek, süreci çözmekte büyük önem taşıyor.

BIF -“Banded Iron Formation” denilen, ince veya kalın aralıklarla tekrarlı şeritler halinde demir oksit minerallerinden oluşan (hematit: Fe2O3, manyetit: Fe3O4) çökel kayaçları, dünyadaki ilk oksijen oluşumu tartışmalarında önemli bir yer alıyor (Şekil 3). BIF’leri içeren bilinen en eski kayaçlar, Prekambriyen (günümüzden önce 4 milyar ila 540 milyon yıl aralığı) jeolojik dönemine ait. Dolayısıyla bu kadar eski, başkalaşıma uğramamış kayaçlara, tektonik aktivitelerden uzak levha içlerinde, yani kratonlarda rastlanabiliyor. Örneğin, Batı Avustralya ve Güney Afrika’daki Transvaal Süpergrup’u. Günümüzde de BIF oluşumu gözlemlenebiliyor; fakat günümüzdeki BIF oluşumunun mekanizması, geçmişteki mekanizmadan oldukça farklı. Bu kayaçların geçmişteki oluşumuna dair ortaya atılan ve kabul gören ilk teori, suda oksijenin ilk olarak fotosentez yapabilen ilkel organizma siyanobakteriler* tarafından üretilmesi ve okyanuslarda yükselen oksijen sebebiyle, suda çözünmüş halde bulunan Fe2+ iyonlarının oksijenle karşılaştığında, suda çözünemeyen Fe-oksitlere dönüşerek çökelmeleri ve de demirli bantlardan oluşan BIF çökel kayaçlarını oluşturmaları şeklindeydi. Dolayısıyla BIF’ler, ait oldukları kayaçların yaşları tespit edildiğinde, yeryüzünde oksijenin ilk ne zaman ortaya çıktığını gösteren arşivler niteliğindeydi. Fakat, daha sonra yapılan araştırmalar BIF oluşumunun oksijen varlığından bağımsız olarak da gerçekleşebileceğini göstermeye başladı. Öncelikle, BIF’lerin tahmin edildiğinden daha önceleri oluştuğu ortaya çıktı. Örneğin, Isua – Batı Grönland’da Arkeen jeolojik dönemine ait, 3.8 milyar yıl önce oluşmuş BIF’lere rastlandı.7 Bu kadar erken bir dönemdeki canlı organizmalar varsa da henüz çok ilkel formdaydı, oksijenli fotosentez yapabilecek düzeyde evrimleşmemişlerdi. Bu döneme ait bulunan mikrop fosillerinin morfolojileri de bunu kanıtlar nitelikte. Daha sonra da, oksijensiz koşullar altında anoksijenik fotoototrofik mikroorganizmaların da demiri oksitleyebildiği ve BIF’leri (kimyasal formülü Fe(OH)3) çökeltebildiği ortaya çıktı.8

Şekil 3.  BIF – Şeritli demir formasyonları (Banded Iron Formations). Şeklin kaynağı: Australian Mineral Atlas

Tüm bu araştırmalardan elde edilen sonuçların ışığında, hala üzerinde tartışmalar olsa da günümüzde kabul edilen modele göre: 1) ilk okyanuslar, çözünmüş demir (Fe2+) iyonlarınca zengin “demirli okyanuslar”dı, 2) Anoksik fotosentetik organizmaların bu demir iyonlarını kullanarak ürettiği oksijen, BIF’lerin çökelmesini sağladı ve sülfat (SO42-) içeren yerküre kayaçlarını aşındırdı ve bu sülfatların nehirlerle okyanuslara taşınarak H2S formunda birikmesini sağladı. Dolayısıyla bu dönem “kükürtlü – okyanus” dönemiydi. 3) Son olarak yüzey suyuyla sınırlı kalan oksijen miktarı artmaya, siyanobakteriler tarafından oksijenli fotosentez gerçekleşmeye başladı ve atmosferdeki serbest oksijen miktarı arttıkça, okyanuslara taşınan organik madde (organik karbon) ve organik üretim de artmaya başladı. Oksijen seviyeleri okyanustaki su kolonunda artık yalnızca yüzey sularıyla sınırlı değildi, oksijen okyanusların derin sularına kadar ulaşmaya başladı. Bu döngü de atmosferde oksijenin artmasını sağladı (Şekil 4).3 Oksijenin artışıyla kayaçlardaki aşınma ve taşınma mekanizması ile kayaçlarda bulunan sülfatların okyanuslara taşınmaya başladığı zaman da bazı kimyasal yöntemlerle tespit edilebiliyor. O döneme ait kayaçlarda bulunan sülfür elementinin duraylı izotoplarındaki** değişimler hesaplandığında, serbest oksijenin ilk olarak atmosferde ne zaman artmaya başladığı anlaşılabiliyor. Çünkü atmosferdeki oksijenin artmaya başladığı zaman, aynı zamanda sülfürün duraylı izotoplarında ilk kez belirgin değişikliklerin kaydedildiği zamana denk geliyor. Demir ve kükürt elementlerinin duraylı izotopları, dünyadaki oksijenli koşulların ve buna bağlı olarak canlı evriminin nasıl geliştiği hakkında önemli ipuçları sunuyor.

Şekil 4. Okyanusların kimyasal bileşiminin çeşitli aşamalarını ve oksijenin su kolonunda giderek artmasını gösteren model: Fe2+ iyonları kırmızı kesikli, H2S yeşil, O2 ise mavi çizgi ile temsil ediliyor. Soldaki ilk şekil, en eski jeolojik dönem olan Arkeen’i (günümüzden 4 ila 2,5 milyar öncesi aralığı) gösteriyor ve bu aşamada okyanus su kolonunda, kıyı şelfine yakın bölgelerde su derinliği arttıkça demir miktarı artıyor, üst kesimlerde az da olsa bir miktar H2S mevcut. Kıyıdan uzaklaştıkça H2S tamamen kayboluyor ve su kolonu boyunca sadece Fe2+ iyonları bulunuyor. İkinci şekil ise, Erken ve Orta Proterozoik jeolojik dönemini betimliyor (günümüzden 2.5 ila 1 milyar yıl öncesi aralığı). Su kolonunda H2S miktarının arttığını görüyoruz. Geç Proterzoik dönemini (günümüzden 1 milyar ila 540 milyon yıl öncesi aralığı) betimleyen son şekilde ise, şelf yakınlarında hem yüzey sularında hem de dip sularda artık oksijenin görülmeye başladığını ayırt ediyoruz. Kıyı bölgesinden uzaklaştıkça oksijen tüm su kolonuna yayılıyor.

Tüm bu araştırmalar yalnızca dünyadaki oksijen oluşumu ve canlı evrimine ışık tutmakla kalmıyor, aynı zamanda diğer gezegenlerde de kükürtlü okyanusların veya metan okyanuslarının nasıl oluştuğunu ya da en önemlisi benzer koşullar altındaki başka yıldız sistemlerinde canlı organizmaların hangi kimyasal reaksiyonlarla gezegenin atmosferik koşullarını değiştirerek, nasıl evrimleşebileceğine dair bir model ortaya koyuyor. Diğer yandan dünyanın kimyasal koşullarının ne kadar canlılarla karşılıklı etkileşime tabi olduğunu gösteriyor ve bu kimyasal etki mekanizmalarını araştırarak ve keşfederek göstermemiz gereken özeni fark etmemizi sağlıyor.

Kaynaklar

  1. Roscoe, S. M. Huronian rocks and uraniferous conglomerates in the Canadian Shield. Geol. Surv. Pap. Can. 68–40 (1969).
  2. Holland, H. D. Volcanic gases, black smokers, and the Great Oxidation Event. Geochim. Cosmochim. Acta 66, 3811–3826 (2002).
  3. Lyons, T. W., Reinhard, C. T., & Planavsky, N. J. The rise of oxygen in Earth’s early ocean and atmosphere.Nature, 506(7488), 307-315. (2014).
  4. Canfield, D. E. The early history of atmospheric oxygen: Homage to Robert M. Garrels. Annu. Rev. Earth Planet. Sci. 33, 1–36 (2005).
  5. Brocks, J. J., Logan, G. A., Buick, R. & Summons, R. E. Archean molecular fossils and the early rise of eukaryotes. Science 285, 1033–1036 (1999).
  6. Claire, M. W., Catling, D. C. & Zahnle, K. J. Biogeochemical modelling of the rise in atmospheric oxygen. Geobiology 4, 239–269 (2006).
  7. Klein, C. Some Precambrian banded iron-formations (BIFs) from around the world: Their age, geologic setting, mineralogy, metamorphism, geochemistry, and origins. American Mineralogist, 90(10), 1473-1499. (2005).
  8. Konhauser, K. O. Could bacteria have formed the Precambrian banded iron formations? Geology 30, 1079–1082 (2002).

Dennis Kunkel Microscopy, Inc./Visuals Unlimited, Inc.

Australian Mineral Atlas

* Siyenobakteri: Enerjisini fotosentez yoluyla elde eden bir bakteri çeşidi.
** Duraylı izotop: Bir elementin radyoaktif olmayan, radyoaktif bozunmaya uğramayan izotopları.

denge

Evrenin oluşumu ve diyalektik materyalizm

Evreni yüzyıllardır sorguluyoruz, araştırıyoruz. Nasıl oluştuğuna dair sürekli akıl yürütüyoruz. İlk çağ filozoflarından bu yana da hep sorgulanmış. Hep bilim adamlarından dinledik, şimdi de filozoflarımızın açısından bakalım. Birçoğu diyalektik materyalizm adı verilen bir olguyla, evrenin oluşumunu bağdaştırmış.

Eytişimsel özdekçilik ve eytişimsel maddecilik olarak da bilinen diyalektik materyalizm, Milat Öncesine kadar dayanan bir kavramdır. Peki nedir bu kavram? Neyi açıklar?

Öncelikle, diyalektik kelimesinin kökeninden başlamak istiyorum anlatmaya. Kelime kökeniyle diyalektik, eski Yunanca’da “karşılıklı konuşma”dır ve batı dilinde tartışma sanatı, münazara, tez-antitezle akıl yürütme anlamında kullanılmıştır. Materyalizm ise maddecilik anlamındadır.

Diyalektik, bir düşünme, araştırma, değerlendirme yoludur ve yöntem olarak karşıt kavramların, zıtların birliği esasına dayanır. Bu zıtlar nedir? büyük-küçük, dişi-erkek, aydınlık-karanlık, az-çok, alt-üst, hızlı-yavaş ve daha nice örnek verilebilir bu konuda. Doğa zıtlıklar ile doludur. Her şeyin bir zıttı vardır. Öyleyse diyalektik ile her şeyi açıklamak mümkün.

Karşıtların birliğini ifade eden bu yasa, oluşu, dolayısıyla da aynı zamanda varlığı anlamanın yasasıydı. Diyalektik materyalizm, doğadaki gelişim ve değişim sürecinin diyalektik temelde biçimlenmesi anlamında, en basitten en karmaşık yapıya, inorganik düzeyden organik düzeye doğru evrimleştiğinin, farklılaşma ve çoğalmayla birlikte nicel olandan nitel olana doğru bir dönüşümle birlikte karmaşık yapıların ve canlı varlıkların oluştuğunu vurgulamaktadır.

Diyalektik yöntemi benimseyenler, yorumlarını bu zıt kavramlar arasındaki çelişkileri irdeleyerek oluştururlar. Ne zaman başladığına bakacak olursak: Diyalektik, ilk çağ filozoflarından bu yana süregelen bir olgu. Ancak M.Ö 535-475 yılları arasında yaşayan Heraklitos diyalektiğin babası sayılır. Karşıtların savaşı, oluşun zorunlu ve tek şartıdır. Herakleitos şöyle der; eğer karşıtlıklar arasındaki savaş olmasaydı hiçbir şey olmazdı. Kozmos karşıtlıkların savaşının meydana getirdiği bir uyumdur:

“Karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar. Her şey çatışma sonucunda meydana gelir.”

Varlıkların meydana gelişi ancak birbirlerine zıt olan ve bundan ötürü birbirlerini devam ettiren zıtların çatışmasına bağlıdır. Heraklitos, savaşın her şeyin babası ve kralı olduğunu; kimini tanrı, kimini insan olarak ortaya çıkardığını; kimini köle, kimini özgür kıldığını söyler. Heraklitos, tanrılarda, insanlarda yok olsun o kavga diyen ozanı kınıyor. Çünkü pes ve tiz sesler olmazsa uyum olmazmış, birbirine karşıt erkek ve dişi olmazsa canlı varlıklar olmazmış.

Evren zıt unsurlardan meydana gelmiştir. Bu zıtlıklar arkasında ise bir olan hep durmakta olup, tanrı adıyla anılır. Bu ayrılıklı birliği filozof çeşitli simgelerde ve şekillerde görüyor.İnen ve çıkan yolun aynı olduğunu, iyi ile kötünün aynı olduğunu, çemberin çevresinde başlangıç ve sonun ortak olduğunu, yazının yolunun düz ve eğri olduğunu, soğuğun ısınıp, sıcağın soğuduğunu; nemlinin kuruyup kurunun nemlendiğini söylüyor. Bütün bu zıtlıklar, ikililiklerine rağmen aynı şey olup bir’in ayrı ayrı yanlarıdır.

Fragmentlerinde sıkça belirtiyor:

“Bağlanışlar; bütünler ve bütün olmayanlar, bir arada duran ve ayrı duran, birlikte söylenen ve ayrı söylenen. Her şeyden bir, bir’den her şey.”

“Yayın adı yaşamdır, işi ise ölüm.”

“Ölümsüzler ölümlü, ölümlüler ölümsüz. Biri diğerinin ölümünü yaşar, diğeri de ötekinin yaşamını ölür.”

Bu üstteki cümleler Heraklitos’un diyalektik materyalizm hakkındaki görüşleri. Söz konusu Heraklitos’a gelmişken çoğu kişi tarafından da bilinen, benim ise Heraklitos’u bu kadar çok sevmeme neden olan felsefesine de değinmek istiyorum.

Heraklitos’a göre her şey akar, sürekli değişir. Heraklitos’a göre ana madde ateştir. Ateş bir an bile hareketsiz kalmayan bir maddedir. Bu büyük filozofun akış öğretisini anlatan cümlesi şudur:

“Aynı ırmaklara girenlerin üzerinden farklı sular akar”

“Aynı ırmaklara gireriz ve girmeyiz. Hem varız hem yokuz.”

Heraklitos’un evren anlayışı ise şöyledir; Ona göre tüm evren ateşten var olmuştur ve bir süre sonra yine ateşe dönecektir. Evrenin var oluşu ve yok oluşu olayı, periyodik olarak sonsuz kere yinelenecektir. Evren, belirli dönemlerde var olan ve yine belirli bir dönemde yok olan bir olgudur. Heraklitos’ta yeni olan taraf; evrenin birden bire bir oluş ve yok oluş olgusu olarak görülmesidir. Milet okuluna göre evren özü somut olan bir şeyden; sudan ya da havadan yapılmıştır, her şeyin özünde bu maddeler bulunur. Heraklitos ise ateşi ana madde yapmakla, varlıkların özde bir madde değil, bir olgu olduğuna dikkat çekmiştir.

Gelelim diyalektiğin diğer filozoflar tarafından nasıl incelendiğine? Platon’a göre doğru bilgiye ulaşmanın en doğru düşünce yoludur diyalektik.

Aristotales’e göre ise, diyalektiğin babası Elealı Zenon’dur. Zenon’un diyalektiği bir tür özdeşlik düşüncesine dayanır. Zenon, diyalektik yöntemi kullanarak hareketin olanaksızlığını gösterir. Ona göre evrende görünenler yanıltıcıdır, bir dizi paradoksla çokluk ve çeşitliliğin hayali olduğunu öne sürer. Elealı Zenon bir mantık ustası ve diyalektik düşüncelerin önemli geliştiricilerindendir. Zenon diğer diyalektik ile ilgili görüşlerin tersine, hareketin ve değişimin olanaksız olduğunu, bunların bir yanılsama olduğunu ve temelde varlığın değişmeyen bir halde bulunduğunu öne sürer.

İlk çağ filozoflarının diyalektik yöntemi, Kant’a gelinceye kadar batı düşüncesinde olumsuz algılanmıştır. Kant, diyalektiği çelişkilerle açıklayarak her oluşta, her durumda çelişkiler olduğunu ortaya koyarak Herakleitos’un diyalektik anlayışını yeniden canlandırmış ve Hegel’e zemin hazırlamıştır.

Hegel’e göre diyalektik, tez-antitez-sentez üçlüsüne dayanır. Gerçekleri oluşturan kavramların her biri karşıtını kendi içinde taşır. Düşünce, bir kavramdan (tez) onun içindeki karşıtına (antitez) bundan da yeniden karşıtına (yani ilk kavrama) dönmekle, diyalektik hareket içinde, iki kavramın birliğini oluşturan üçüncü kavrama (sentez) ulaşır. Bu süreç, düşüncenin kendisini kavramasını sağlayan bilinç içeriğini artırır. Hegel’e göre diyalektik, varlığı belirleyen düşüncenin kendi süreci olduğu gibi dünya tarihinin de oluşum ilkesidir.

Marx ve Engels, maddenin hareketinin diyalektik iç çelişkilerinin ürünü olduğunu ileri sürer ve Hegel’in diyalektiğini tersine çevirerek diyalektik idealizm yerine diyalektik materyalizmin temelini atarlar. “Diyalektik, ‘dış dünyada ve insan düşüncesindeki hareketin genel yasalarını inceleyen bilimdir’ tanımı ile diyalektiği bilimle açıklayarak ve bilime dayandırarak günümüzde kullanılan diyalektik yöntem tarifini oluştururlar.

“Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşam-süreci, yani düşünme süreci —Hegel bunu “Fikir” (“Idea”) adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür— gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, yalnızca “Fikir”in dışsal ve görüngüsel (Phenomenal) biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.” (Das Kapital, Almanca İkinci Baskıya Önsöz)

Marx, kendi teorisini “Mekanist materyalizm”den farklılaştırmaya özen gösteriyor, evrimin önemine ve toplumdaki kıpırtılara dikkat çekiyordu. Mekanist modeldeki tekrar eden ve geriye dönen fiziksel tepki anlayışına da karşı çıkıyordu.

Her bilim, gerçeğin farklı alanlardaki gelişimini ancak o alanlarda geçerli olan özel yasalara bağlar, diyalektik materyalizm ise, bizzat gelişme olgusunu genel yasalara bağlar. Bu genel yasalar, kurgusal varsayımlar değil; bizzat doğanın, toplumun ve bilincin işleyişinden çıkarılmış ve onlara uygulanarak denetlenmiş ve doğrulukları saptanmış bilimsel yasalardır.

Bu yasalar:

  1. Karşıtların birliği ve savaşı yasası
  2. Nicelikten niteliğe ve nitelikten niceliğe geçiş yasası
  3. Olumsuzlanmanın olumsuzlanması yasası adlarıyla anılırlar

Bu yasalar, evrende var olan her şeyin bizzat nasıl devinip geliştiğinin, süreklilikte kesintinin ve karşıtlıkların birdenbire dönüşümlerle nasıl aşıldığının, eskinin yıkılıp yeninin nasıl oluştuğunun anahtarını verir.

Diyalektik materyalizm, hem bilme ve hem de yapmanın öğretisi olmakla, teori ile pratiğin bağımlılığını da ortaya koymuştur. Teorisiz pratik, pratiksiz teori olmaz. Pratik teori ile başarılı olabildiği gibi, teori de pratikten yansır. Son cümlemi yine Herakleitos’un başka bir sözü ile daha fazla bilgi yığmadan bitiriyorum “En kötü sanat, bilgiyi yığmaktır”.

Referanslar:

  1. http://tr.wikipedia.org/wiki/Diyalektik_Materyalizm
  2. http://tr.wikipedia.org/wiki/Heraklitos
  3. http://www.academia.edu/4619913/HERAKLITOSUN_KARSITLARIN_BIRLIGI_VE_SAVASI_TEORISI
  4. Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm, bilim ve sosyalizm yayınları 9. Baskı
  5. http://tr.wikipedia.org/wiki/Eleal%C4%B1_Zenon
fft81_mf2518412

Yağmur ve fırtına İstanbul’u vurdu, İDO bazı seferlerini iptal etti

İstanbul’da gece boyunca yağmur ve rüzgâr etkili oldu. İDO, Marmara denizindeki kötü hava şartları nedeniyle bazı deniz otobüsü seferlerinin iptal edildiğini açıkladı.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün kuvvetli yağış uyarılarının ardından İstanbul’da akşam saatlerinde başlayan yağmur ve rüzgâr gece boyunca etkili oldu. Taksim Meydanı ve İstiklal Caddesi’nde gezen vatandaşlar yağmur ve rüzgâr nedeniyle zor anlar yaşadı. Bazı vatandaşlar yağmurdan, yanlarında bulunan şemsiyelerini açarak korundu. Yağmur bazı ilçelerde etkisini sürdürüyor.

kocaeli-valisi-depremlerle-anilan-bu-cografya-depremlere-hazirlanmiyor-

DEPREM GERÇEĞİ VE KENTLEŞME ÇALIŞTAYI

Kocaeli Üniversitesi (KOÜ) Mühendislik Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Şerif Barış, “Bundan sonra yaşanacak büyük bir felakette Kocaeli, Türkiye’nin deprem açısından en güvenli yeri” dedi.

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından Kocaeli Ticaret Odası Konferans Salonu’nda düzenlenen Deprem Gerçeği ve Kentleşme Çalıştayı’nda konuşan Barış, şu an Marmara Bölgesi’nde sismik bir boşluk olduğunu, bunun bölgede mutlaka büyük bir deprem yaşanacağı anlamına geldiğini söyledi.

Marmara ve Düzce depremlerinin bu boşluğun içerisinde meydana geldiğine dikkati çeken Barış, dolayısıyla 100 yıl sonra, 500 yıl sonra mutlaka bu boşlukların üzerinde bir deprem olacağını, bunun bir sürpriz olmadığını kaydetti.

Barış, büyük depremlerin meydana geldiklerinde açığa çıkan enerjinin bir kısmını, fayın her iki ucuna aktardığını ve o bölgelerde deprem riskinin arttığını anlatarak, “17 Ağustostan dolayı Düzce Depremi beklediğimizden çok daha önce meydana geldi. Çünkü deprem yer içinde biriken gerilmenin kayaları kırmasıdır, strestir yani. Biz yer içerisinde ne kadar stres biriktiğini göremiyoruz” diye konuştu.

– “Risk yavaş yavaş eski haline geliyor”

Marmara’da 17 Ağustos 1999’da yaşanan depremle beraber açığa çıkan enerjinin, bir bölümünün Marmara Bölgesi’nde deprem riskini arttırdığını vurgulayan Barış, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu risk zaman içerisinde yavaş yavaş eski haline geliyor. Bu şu demek, ’30 yıl sonra kesinlikle deprem olacak’ gibi bir şeyi ifade etmemiz mümkün değil. Bilimsel sonuçları size çarpıtarak söylersek ve istatistiği kullanırsak, size çok tehlikeli şeyler söyleyebiliriz ama bilimsel doğruları dikkate alırsak bu bilgilerin depremi anlamada, tahmin etmede ne kadar yetersiz olduğunu söylemek mümkün.”

Prof. Dr. Barış, depremin nerede olacağını tespit edebildiklerini ancak ne zaman olacağını bilemediklerini dile getirerek, bunun için her zaman depreme hazırlıklı olmaları ve vatandaşlara afet eğitimlerinin verilmesi gerektiğini belirtti.

– “Kocaeli, deprem açısından Türkiye’nin en güvenli yeri”

“İster İstanbul depremi olsun, ister Yalova depremi olsun, ister Bursa depremi olsun… Bundan sonra yaşanacak en büyük bir felakette Kocaeli, Türkiye’nin deprem açısından en güvenli yeri” diyen Barış, “Buradaki fay kırıldı. Bir daha 150 ila 400 yıl büyük deprem olma ihtimali sıfır ama İstanbul’da deprem olursa Armutlu’da deprem olursa Gemlik’te deprem olursa Kocaeli ile tamamen yardım amaçlı kilitlenecek. Dolayısıyla depreme dayanıklı binalar yapmak yeterli değil, vatandaş olarak bizim diğer depremlere hazırlıklı olmamız gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Barış, depremin zararlarını ve etkilerini azaltmanın mümkün olduğunu vurgulayarak, “Depreme dayanıklı bina yapmak çok önemli ama bir afet eğitimi seferberliği yapmazsak yani afet bilincimizi arttırmazsak maalesef sıkıntılar yaşarız” değerlendirmesinde bulundu.

Geçen günlerde tesadüfen Kocaeli’ndeki yurt binalarına gittiğini anlatan Barış, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Kocaeli’ndeki bütün yurtların depreme dayanıklı olup olmadığını tespit etmek için kolonlar ve perdeler bir metreden açılmış, demir donatılar dışarıda ve maalesef bu her kat için açılmış. Şu an bu yurtlarda okuyan öğrencilerimiz inanın çok büyük tehlike altında. Binaların afete riskli olup olmadığını hasar vermeden jeofizik yöntemlerle belirlemek mümkündür. Siz herhangi bir tetkik için, ameliyat için gittiğinizde karnınızı açıp bakıyorlar mı? Hayır, röntgen çekiyorlar, MR çekiyorlar, tomografi çekiyorlar ve doktor ondan sonra ameliyata alıyor. Bunları akademisyenler olarak bizim denetimimizde yapmak mümkün ancak yönetmelikte adımız çok küçük bir yerde ve mecburi olarak geçmiyor.”

Deprem gerçeğini tartışmak ve farkındalık yaratmak için düzenlenen çalıştayda, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nin üzerinden geçen 15 yılda hayata geçirilen çalışmalar ele alındı.

AA

fft20_mf4757766

Baş ağrılarına hızlı ve etkili çözümler

Baş ağrıları belki de en sık yaşadığımız ve hayatımızı anında cehenneme çeviren ağrılardır. İşte basit çözüm önerileri..

Acı biber
Acı biber, ağrı dünyasında oldukça etkili bir baharattır. Ağrının algılandığı bölgeyi uyuşturmasıyla ağrını hissetmemizi önler. 1 çay kaşığı acı biberi 4-5 kaşık suyla karıştırın. Pamuklu çubuk yardımıyla burun deliklerinizin giriş kısmına sürün. Acıyı hissetmeniz yeterlidir, kesinlikle içeri sokmayın. Kısa sürede acı biberin içerisindeki kapsaisin ağrıyı azaltacaktır.

Badem
Başınız ağrıdığında hemen bir hap içmek yerine bir avuç badem tüketebilirsiniz. Stres kaynaklı günlük baş ağrılarında salisin içeren badem oldukça etkilidir. Migren sorunu olanlar için badem tetikleyici bir yiyecek olduğundan doktora danışmadan tüketmeyin.

Elma sirkesi
Doğal tedavi yöntemleri arasında üst sıralarda yer alan elma sirkesi pek çok ağrıya iyi gelir. Anidem saplanan bir baş ağrısı yaşıyorsanız elma sirkesi derdinize derman olabilir. Çeyrek bardak elma sirkesine 3 bardak kaynak ve 1 bardak soğuk su ekleyin. Kaseye yüzünüzü yaklaştırıp üzerinize bir havlu örtün. 5-10 dakika buharda beklemek ağrıya iyi gelecektir.

Nane yağı
Nane yağı özellikle baş ağrılarına karşı etkilidir. Şakaklarınıza ve alnınıza bir miktar nane yağı ile masaj yaparsanız ağrının azaldığını göreceksiniz.