Yazar arşivleri: Prof.Dr.Uğur KAYNAK

27_1411726713_in_Arka_Yuzu.jpg

Neden Ay’ın “yalnız” ön yüzünde Lav denizleri var?

AY DANSI

Uğur Kaynak

Artık kırk kere söylene-söylene, Güneş Sistemi oluşumuna ilgi duyan herkes, bundan 4.6 milyar yıl önce gezegenler sistemimizin bir nebula’dan yoğuşarak oluştuğunu (maalesef) kabul etmek zorunda bırakıldılar. Gerçi bu teoriyi ileri süren bilim adamlarının da kafası karışık ya!!!

 

Bir teorinin inandırıcılığı, o teoriye ilişkin kanıtların (argümanların) tartışmasız doğru, doğal olayların (fenomenlerin) ise tartışmasız destekler durumda olmasına bağlıdır. Eğer sadece bir argüman veya fenomen bile aksıyorsa, o teori de aksıyor demektir. Aksak teori olmaz!  Teori deneylerle ve gözlemlerle desteklenirse bu kez ona “doğa yasası” denilir.

 

Argüman:

Gezegenlerin manyetik alanlarının tek nedeni ergimiş bir demir çekirdektir. Güneşimizin de merkezinde demir plasması olduğunu hesaplayan makaleler var. (F.W.GIACOBBE-2003)

 

SORU: Eğer gezegenlerimiz ve güneşimiz, bir nebula’dan usul-usul soğuyarak yoğuştuysa, dört adet Terrestrial ve dört adet Jovian gezegenlerin merkezlerinde varlığı “kesin” olarak saptanan “demir çekirdekler” oraya nereden ve nasıl geldiler ve girdiler? Evrende demir içeren bir nebula mı var?  YANIT: ???

 

Argüman:

Nebula’nın açısal momentumunun, evrensel yasa uyarınca gezegenler sisteminde de korunması gerekir.

 

SORU: Ters dolanımlı (retrograte rotation) uyduların ve ters dönen (retrograte revolution) gezegenlerin bu davranışlarının nedeni nedir? Ne oldu evrensel momentumun korunumu yasasına? YANIT: ??? – SORU: Açısal momentum neden 22 kat hata veriyor? YANIT:???

 

Argüman:

Yerkabuğunda ve Ay örneklerinde Bizmuttan sonra bütün izotopları radyoaktif olan elementler, aktinidler ve transuraniklerin varlığı saptanmıştır. Evrende bunları içeren bir nebula örneği yok. Bu elementlerin, “ancak” aynı yıldızın ard arda en azından üç kez, normalde dört kez patlaması sonucunda çevre yörünge kulvarlarına ( farklı planeter nebulae aşamalarında) gönderildiğini gözlemlemekteyiz.

 

SORU: Galaksimizin, Orionis Kısa kolu üzerinde yer almaktayız. Bu kol üzerinde çok sayıda HI ve HII bulutu (Nebulası) gözlemlenmiş olup, ilkinin içerisinde atomik Hidrojen, ikincisinin içerisinde moleküler Hidrojen saptanmıştır. Bir HII nebulasının varlığı da yakınlarımızda saptanmıştır. Nerede bu Demirli, Magnezyumlu,  Silisyumlu, Sodyumlu, Potasyumlu, Oksijenli… nebula? YANIT: ???

 

Bu argümanlar ve yanıtsız sorular çoğaltılabilir. Örneğin izleyen paragraflardaki bilimsel yayım desteğine bakınız:

 

 

F. W. GIACOBBE, 2003, Maximum stellar iron core mass, PRAMANA c Indian Academy of Sciences Vol. 60, No. 3, — journal of March  physics pp. 415–422,

Chicago Research Center/American Air Liquide Inc., 5230 South East Avenue, Countryside,

Illinois 60525, USA

 

Buna ilaveten günümüzden 3.6 milyar yıl önce Güneş Sistemimizde bir takım yadsınamaz olaylar olduğunu açıklayan çok sayıda araştırma makalesi yayınlanmış bulunmaktadır. Bunlardan birkaç örnek:

 

I)

Volcanic Terrain on Mercury Credit:

MESSENGER, NASA, JHU APL, CIW

Explanation: Why are many large craters on Mercury relatively smooth inside? Recent images from the robotic MESSENGER spacecraft that flew by Mercury last October show previously uncharted regions of Mercury that have large craters with an internal smoothness similar to the maria on Earth's own Moon. Therefore, like our Moon's maria, these craters on Mercury are thought to have been flooded by lava floes that are old but not as old as the surrounding more highly cratered surface. The above image mosaic of the western limb of Mercury was created by MESSENGER as it approached the Solar System's innermost planet last October. Old and heavily textured terrain runs across much of the image bottom, while across the middle left lies comparatively smooth impact basins where small craters may appear similar at first to protruding hills. MESSENGER will buzz past Mercury again later this year before entering orbit in 2011.

 

 

II)

Alan D. BRANDON, Richard J. WALKER, Igor S. PUCHTEL, Harry BECKER, Munir HUMAYUN and Sidonie REVILLON, 2003, 186Os–187Os systematics of Gorgona Island komatiites: implications for early growth of the inner core, Earth and Planetary Science Letters Volume 206, Issues 3-4, 15 February, Pages 411-426.

 

 

III) 3.64 Milyar yıl önce Ay’da (ve diğer gezegenlerde) bir şeyler olmuş. Bu kesin. Ama bu olan şey volkanizma olamaz. Hiçbir iz bırakmadan yok olan volkanizma nerede? (NASA ‘dır. Saçmalamak hakkıdır.)

NASA: How did orange soil appear on the Moon? This mystery began when astronaut Harrison Schmidt noticed the off-color patch near Apollo 17's Taurus-Littrow landing site in 1972. Schmidt and fellow astronaut Eugene Cernan scooped up some of the unusual orange soil for detailed inspection back on Earth. Pictured above is a return sample shown greatly magnified, with its discovery location shown in the inset. The orange soil contains particles less than 0.1 millimeter across, some of the smallest particles yet found on the Moon. Lunar geologists now think that the orange soil was created during an ancient fire-fountain. Detailed chemical and dating analyses indicate that during an explosive volcanic eruption 3.64 billion years ago, small drops of molten rock cooled rapidly into the nearly spherical colored grains. The origin of some of the unusual elements found in the soil, however, remains unknown.

 

IV)

NASA: Aslında bu meteorit 1996’da bulunduğunda, Mars’ta eskiden yaşam olduğunu kanıtlayan fosiller olduğu iddiası hemen yayılmış, zamanın ABD Başkanı Bill Clinton da bu yönde bir basın açıklaması yapmıştı. Ancak daha sonra, meteorun Dünya’ya düşmesinden sonra geçen 13 bin yılda, Dünya kaynaklı organizmaların meteorda fosilleştiği iddia edilmişti. Bakteri fosillerinin 3,5 milyar yaşında olabileceği söyleniyor. NASA, bulgularla ilgili resmî açıklamasını pazartesi günü yapacak.

 

V)

SYLVIE DERENNE, FRANÇOIS ROBERT, AUDREY SKRZYPCZAK-BONDUELLE, DIDIER GOURIER, LAURENT BINET  AND JEAN-NOËL ROUZAUD, Molecular Evidence for Life in the 3,5 Billion Year Old Warrawoona Chert.

Abstract…purchase

As kerogen must be contemporaneous of the solidification of the chert, this observation should be regarded as an evidence for the presence of life on Earth, 3,5 By ago….

Bir de şu argümanlar var:

1.Yerkabuğunda saptanmış en yaşlı yaşam biçimi, 3.6 milyar yıl yaşındaki Stromatolitlerin içerisinde saptanan prokaryotlardır.

2.Demir meteoritlerin açık uzayda radyasyona maruz kalma süreleri (spallation times) 3.6 milyar yıl.

3. Demir Meteoritlerin Widmanstatten Pattern adı verilen Martensitik faz ömrü (Tavlama yaşı + Su Verme yaşı) = 1 milyar yıl. Ancak 4.6 – 1 = 3.6 yıla yine ulaşılır.

4.Gezegenler arası gaz toz’dan soğuk yapışma ile oluşmuş toprağımsı primer meteoritlerin yaşı 4.6 milyar yıl.

5.Ay’daki lav denizlerinin ergime zamanı= -3.6 milyar yıl

6.Ay Dağlarından alınan örneklerin yaşı= -4.6 milyar yıl

7.Yerkürenin kabuk oluşumunun sarmal şistozite evresinden çıkıp, levha tektoniği evresine geçme yaşı = -3.6 milyar yıl

8.Yerküre iç çekirdeğinin bundan 3.6 milyar yıl önce birden soğuyup katılaşması. (Alan D. BRANDON, and coworkers, 2002)

 

Bütün bu argümanların oluşması için tek neden var: GÜNEŞİMİZİN TO-TAURİ FAZI…

İşte o kaotik günlerde Yerküre, bir Ay yakaladı. Ancak o yakalanan Ay için “Yerküreden koparıldı” diyen görüşler de var. Bu görüş doğru olamaz. Çünkü:

1.Ay’ın ortalama element hesaplamasında yerkürenin iki-üç kat fazla titanyum’a ve on-oniki kat fazla gümüş’e sahip olduğu görüldü. Bu durumda Ay’a çok büyük bir asteroid’in çarpması söz konusu olup, bu asteroid, Bol miktarda titanyum ve gümüş içermelidir.

2.Yerküreye çarpıp yok olan fakat Yerküre’den bir Ay kopartan gök cismi, neden Yerküre’ye de bu kadar bol titanyum ve gümüş eklemedi.

3.Ya da tersine, Yerküreden Ay kadar bir kütlenin koparılması için Yerkürenin dış çekirdeğinden alınması gereken “elementer demir” neden Ay’da yok…

 

Öyleyse; “Kayalık Kabuk Bağlama Aşaması”nda, Ay başka kulvarda, Yerküre başka kulvarda soğuk presipitasyonla semirdiler.

Yapılan hesaplamalar Ay Kabuğunun eksantrik olduğunu göstermektedir. Yapılan ölçümler Ay’ın Yerküreye bakan ekvatoral yarıçapının, diğer bütün yarıçaplarından daha uzun olduğunu göstermektedir. Açıkçası Ay’ın Yerküreye bakan yüzü biraz fazlaca kabarmış bulunmaktadır.

Bunun bir tek nedeni olabilir: ROCHE ETKİSİ.

Bir gök cismi, kendisinden çok büyük kütleli başka bir gökcismine, o denli yaklaşsın ki, ön yüzüne uygulanan kütleçekim ile, arka yüzüne uygulanan kütleçekim farkı, küçük gök cisminin içsel kohezyon kuvvetini aşsın.  Bu sınır değere ROCHE LİMİTİ adı verilir. ROCHE Limitine ulaşmayan fakat oldukça yaklaşan gök cismi, parçalanmadan önce büyük kütleye doğru uzamaya başlar. Eğer bu durumdayken yörüngeye oturarak yakalanma olayı gerçekleşir ve daha fazla yaklaşma durdurulursa, parçalanmaktan kurtulur. Uydu olan gökcismi, bu şekilde katılaşarak hep aynı yüzünü, ana gök cismine döndürmek zorunda kalır. İşte Ay da bu aşamalardan geçerek Yerküreye bundan 3.6 milyar yıl önce yakalanmıştır. Bu olgunun (U. Kaynak tarafından önerilen) İSPATI:

Ay’ın Yerküreye bakan yüzünde, 3.6 milyar yıl yaşında, termodinamiğin ikinci prensipine aykırı olarak bazaltik lav denizleri oluşmuşken, arka yüzünde hiç lav denizi yok. Yağmur gibi yağan asteroid bombardmanının da etkisi olmakla birlikte, görülüyor ki Ay’da oluşup katılaşan lav denizleri, ancak uzayan ve kabaran tarafta, deformasyonun sürtünme sıcaklığı sonucunda oluşmuştur. Öyleyse Ay, Dünyadan koparılmış olmayıp, sonradan yakalan bir uydudur.

BATI ANADOLU’YU KALDIRAN BÜYÜK DOM, (ANITKAYA MANTO SORGUCU), NİSAN 2014 DIŞMERKEZ DAĞILIMI İLE YAKALANDI.

 

Uğur Kaynak

 

Yerkürenin derinliklerinde, ilk 100 km’lik elastik ve elastoplastik katmana Litosfer adı verilir. Bunun ilk 30 km’lik heterojen asitik kayaçlardan oluşan kısmına, kıtasal kabuk, ilk 10 km’lik oldukça homojen bazaltik kısmına okyanussal kabuk adı verilir. Bu kısım, küresel takke biçimindeki hareketli levhalardan oluşur.

Bundan sonraki katmanlar bütün yerküre’yi çepeçevre sararlar. Bunların ilki 100-400 km arasında yer alan en düşük sismik hızlı ve sürekli katmanı  astenosfer  olup, bazik, ültrabazik, viskoelastik kızıl kayalardan oluşur.

Yerküre’nin 400 km ile 700 km arasında yer alan, 300 km kalınlıklı “sürekli” küresel katmanına üst manto denilir. Eklojitik (viskoelastik) akkor kayaçlardan oluşur.

Yerküre’nin 700 km ile2890 km arasında yer alan 2190 km kalınlıklı “sürekli” küresel katmanına manto denilir. Pirolitik (viskoelastik)akkor kayaçlardan oluşur.

Mantonun da altında 2890-5155 km’ler arasında Yerküre’nin ikinci “gerçekten akışkan” katmanı olan demir alaşımı bileşimli dış çekirdek gelir.  Merkezde ise yaklaşık 6378-5155=1223 km yarıçaplı katı Akkor halindeki demir alaşımı  iç çekirdek yer alır. Her iki çekirdek de, yaklaşık %85 Demir, %10 Nikel, %4 Kükürt, %1 diğer metallerden oluşur.

DİKKAT EDİLİRSE YERKÜRE’NİN HİÇ BİR DERİNLİĞİNDE MAGMA DİYE BİR KATMAN YOKTUR.

                Şekil-1. Yerkürenin katmanları

Ancak eğer manto içerisinde herhangi bir noktada, iç saran basınç, herhangi bir nedenle çevresine göre düşerse, o noktada zaten çok kritik değerde olan ergime sıcaklığı da, basınç düşüşüne bağlı olarak düşer. Ergime sıcaklığı düşen noktada kritik durumda olan manto (veya üst manto) malzemesi ergimeye başlar. Ergiyen malzeme yukarıya doğru (yani düşük basınç bölgesine) kaçak yapar. Bu sırada yükselen ergimiş malzeme, yeni geldiği yerdeki çevre sıcaklığından daha sıcaktır. (bunun nedeni sıcaklığın derinlikle artmasıdır. Tersi de geçerlidir.) Bu oluşuma Sıcak Manto Noktası ( Mantle Hot Point) adı verilir.

İşte şimdi elimizde minicik hacımlı, küre biçiminde, çevresine göre daha sıcak, zamanla yükselen, ergimiş pirolit’ten oluşan bir magma kütlesi  var. Bu yapıya Manto Sorgucu “Mantle Plume” adı verilir.

Manto sorguçları birkaç milyon yıl içerisinde, kendi yolunu ergiterek, kimyasal bileşimini sürekli olarak değiştirerek, yerkabuğunun altına gelip dayanır.

A)

Eğer yerkabuğu (hatta  litosfer levhası) yaklaşık 20±5 mm/yıl’ dan daha yavaş  deviniyorsa, manto sorgucu, kronolojik sırası ile,

1.Litosferik hot point (Litosferik sıcak nokta)

2.Dom (az yükseklikli Kubbe)

3.Konik Horst

4.Cone Sheets (Konik yaprak faylar)

5.Tripple Junction (Üçlü eklem)

6.Intra Plate Volkan (Kıta içi volkan)

7.Cancelled Brach (Kalkıl)

8.Rift

Aşamalarından geçebilir. İzleyen paragraflarda verilen Ege Dom’u  örneği, “Konik Yaprak Faylar” aşamasında olup, Dom’un gerçek yüksekliği yaklaşık 30-50 metre civarında olabilir.

İşte bu yüzden o yörenin neredeyse tümünde, “Afyon Şekeri” adı verilen, dünyanın en değerli mermer’leri oluşmuştur.

 

Şekil-2 Konik Yaprak fayları temsil eden konsentrik dışmerkezler ve yarıçap vektörlerini tanımlayan deprem çizgisellikleri. (Sismik Lineasyonlar.)

 

rst’u

Şekil-3. Büyük Dom’un Merkez yükseltisi. (Tıkaç) Sanal değil, gerçek.  Dışa dönük, Eğim Atımlı Normal Faylar, Konik Horst yapısına uygun doğrultu atımlı faylar, ve dereler, Merkez Tıkaç'ı tanımlamaktadır.

 

Şekil-3’te çizilen Sol Yönlü, KB-GD Doğrultu atımlı (kısacık!) Çatkuyu fayı ile, D-B Doğrultulu atımı belli olmayan Gecek fayı, Dinamik Kurallarına göre, elastik bir kabuk yüzeyinde bile olsa, çalıştırılamaz. Ya Çatkuyu Fayı, ya Gecek fayı, ya da her ikisi birden yanlış çizilmişlerdir. Bu fayların orada olması gerekmektedir. Bu faylar yok sayılamazlar. Çatkuyu fayının batıya doğru baskın eğim atımlı, Gecek fayının güneye doğru eğim atımlı olması  beklenirdi. Madem ki Çatkuyu fayında bir atım saptanmış ve haritaya alınmış, o zaman Gecek fayına herhangi bir atım vermek olası değildir. Bu nedenle haritada Gecek Fayı atımsız olarak çizilmiştir.  Ama yörenin gerçek bir domun merkez “kilit taşı” olan konik horst’u olduğu fark edilseydi, hiç duraksamadan Gecek fayına eğim atım verilmesi gerekirdi. O zaman bu çalışmada dinamik kurallarına uygun olarak Gecek fayına güney yönlü eğim atımlı normal fay tanımlaması yapabiliriz.

Diğer taraftan Beşkarış-Eyice-Ayvalı köylerini izleyen Derenin batıya bakan konveks yay çizmesi de olayın eksik kalan batı yanının tanımlı-tarifli bir duruma getirmektedir. Gazlıgöl fayının kuzey uzantısının tam olarak batıya doğru dönmesi de merkez domun kuzey kenarını tanımlamaktadır. Böylece Batıda Beşkarış Deresi, Güneyde  Beşkarış Deresi ve Gecek Fayı, Doğuda Gazlıgöl Fayı, Kuzeyda Gazlıgöl Fayı ile;

Büyük Dom’un Merkez Tıkaç’ı

kendini ele vermiş olmaktadır.

B)

Eğer litosfer levhası 20 mm/yıl’dan daha hızlıysa, bu kez de kıta ortası yürüyen volkanlar dizisi oluşur.

Yaşlıdan gence doğru örnek: Karadağ-Karacadağ-HasanDağ-Erciyes, veya, Ağrı-Tendürek-Süphan-Nemrut.

Her iki volkan dizisi de Kuzeydoğu-Güneybatı doğrultuludur.

Her iki volkan dizisi de 225 km uzunlukludur.

Hemen hemen aynı tarihlerde Ağrı-Nemrut dizisi bir “Aladağ OffSet”i, Karadağ-Erciyes dizisi bir “Melendiz Dağ OffSet”i yapmışlardır.

KARADELİK-BEYAZDELİK-EINSTEIN ROSEN KÖPRÜSÜ-SOLUCAN… NEY

 

Sevgili Fatma Çetin, Selam.

Bu sorunuzun yanıtı beni en çok zorlayacak olanlardan biridir. Çünkü karadelikler hakkında pek fazla bilgim ve araştırmam yok. Bu saatten sonra da oturup karadelik çalışmayı gözüm yemedi. O nedenle torbada ne varsa onunla idare edeceğiz. Ayrıca size söz veriyorum ki; yazının içerisinde bir tek adet bile formül olmayacak ve Nükleer Fizik+Kuantum Mekaniği ağırlığında değil de, sohbet formatında olacaktır.

 

TANIMLAR

 

Karadelik

Kütlesi olan her varlığın bir kütleçekimi vardır. Bu kütleçekim bütün kütleye, yoğunluğun kontrolünde dağıtılmıştır. Eğer kütleçekimin dağıtıldığı hacım küçültülürse, birim hacıma düşen kütleçekim miktarı oransal olarak artar (Diyelim ki glüon yoğunluğu artar.) Bu oransal ilişkinin limitini hesaplarsak (Kütleçekim potansiyeli 1/r2 ile orantılı olduğundan), hacım sıfıra yaklaşırken, glüon yoğunluğu da sonsuza yaklaşır.  İşte bu yüzden galaksilerin merkezlerinde (muazzam), veya süpernova patlaması yapan süperdev yıldızların inferno kalıntılarında (çok büyük) karadelikler oluşurken, minik karadeliklerin de oluşmaması için teorik hiçbir engel yoktur. Bu yüzden Büyük Hadron Çarpıştırıcısında bilmemkaç Giga Elektron Volt’luk enerjilerle, kurşun çekirdekleri çarpıştırılırken, yöresel kapsamda da olsa, karadeliklerin oluşabileceğini ileri süren bilim adamları oldu. (Haksız da değiller. Belki de oluşmuştur!) Bu çekince , George Stewenson’un ilk buharlı lokomotifinin saatte 36 (otuzaltı) km hızla yol alacağının duyurulması üzerine, bazı bilim adamlarının “Oluşacak hava basıncı, yolcuların ölmesine neden olacaktır” diyerek ahaliyi korkutmasına benzemişti.

Karadelikler Tasmanya Canavarına rahmet okutacak kadar oburdurlar. Çevrelerinde ne bulurlarsa (Olay Ufkunu aşanları) kaçmalarına izin vermeyerek yutarlar. Işık (yani foton) da bu menüye dahildir. O yüzden varlıkları hesaplanabilir ama doğrudan gözlemlenemezler. Doğrudan gözlemlenemezler çünkü arkalarında kalan gök cisimlerini de perdeleyerek dolaylı biçimde gözlenebilirler.

 

Beyazdelik

Karadeliklerin kütle veya ışın olarak yuttuğu enerji, bütün evrenlerin ortak yasası olan “enerjinin sakınımı yasası” gereğince yok edilemez. Öyleyse bu evrenden alınıp götürülen enerji, başka bir yere gönderiliyor veya depo ediliyor demektir. Diyelim ki bu başka bir yer, bir paralel, veya bir matruşka evren olsun. O zaman bizim karadeliğin bu paralel/matruşka evrene açılan açıklığına bir ad vermek istersek, buna ancak beyazdelik diyebiliriz.  Bizim evrenimizden alınan kütle ve ışınımlar, paralel evrene ancak karanlık enerji veya aksiyon parçacık olarak fışkırtılabilirler. O zaman, olasılıkla o paralel/matruşka evrenden de bizim evrenimize kütle ve ışınım transferi yapılıyorsa, (mütekabiliyet), oradan bize gönderilenlere de karanlık enerji veya aksiyon parçacık diyebiliriz.

Kısacası Karadeliklerin diğer ağzına beyazdelik diyebiliriz. Bizim evrenimizde beyazdeliklere doğrudan rastlanılması  ve gözlenilmesi olası değil. Görünür evrenimiz, gerçek evren için harcanan enerjinin %0.4’ü kadarını kullanarak oluşmuştur. Yani (1/20)x(%5) kadar bir görünür evren enerjimiz var. Görünür evrenimizin 95 katı kadar görünmez parçacıklardan oluşan bir “aksiyon parçacık” kütlemiz (noksan bilinmeyen enerjimiz) ve onun da 20 katı kadar mutlak boşluk imalatı için harcanan uzay-zaman enerjimiz var. Bütün bunların %100’ü, bizim evrenimizin kütlesini oluşturur. Bu durumda bizim evrenimize, galaktik halo’larda veya Hiper Dev yıldızların merkezlerinde gizlenen beyazdeliklerle enerji pompalanıyor olabilir.

 

Hatta Hubble Kuralı gereği, bir balon gibi (genişleyen değil şişen) evrenimizin uzay – zaman boşluğu içerisinde, orada-burada, zırt-pırt, minik beyazdeliklerle(!) Higgs Ayar Bozonu kontrolünde minicik uzay-zaman hiçlikleri oluşturulduğu için mi evrenimiz şişmekte! Diğer bir deyişle Big-Bang hâlâ az  bir miktarda bile olsa devam etmekte.

 

Yoksa Hiper Dev yıldızları bu kadar büyüten bir kütleçekim işlevi, her yerde rastlanabilen süper devler oluştururdu. Ya da Galaksilerin hesaplanan kütleleri ile gözlenen kütleleri arasında bu kadar misli misli farklar oluşmazdı.

 

Einstein-Rosen Köprüleri

Eğer bizim evrenimizin içinde, dışında veya yanında bir iç evren, dış evren veya paralel evren varsa, bizim evrenimizle bu komşu paralel/matruşka evrenler arasında, Madde → Antimadde veya Enerji→ Karanlık Enerji, Aksiyon Parçacık gibi enerji türlerinin alış verişi için Einstein – Rosen köprüleri kullanılır. (Solucan Teorisi). Solucanlar→Madde Antimadde transformasyonu yaparken, Karadelik-Beyazdelik Çiftleri Kütle→Enerji transformasyonu yapıyorlar. Bu köprülerin konumuz olan Karadelik-Beyazdelik işlevi ile doğrudan ilişkisi yok. Kardeş işlev olarak tanıtıldı.

 

Termolüminesan (Thermoluminescence)

Termolüminesan olayının (da) konumuzla ilgisi yokmuş gibi duruyor. Ancak Howking’in Elektron’un tuzaklanması olayı ile çalışan termolüminesan’dan yararlanarak, foton’un da tuzaklanabileceğini göstermeye çalışması nedeniyle burada termolüminesan olayı ele alınmıştır. Lütfen olaya, foton da böyle tuzaklanır diyerek bakınız.

Eğer killi kumlu topraklar, fırınlarda ısıtılarak çömlek, tuğla, kiremit, seramik, porselen vs yapılırsa özellikle içerdikleri “beril” mineralinin berilyum atomlarının “p” orbitalindeki gevşek bağlı elektronlar, valans bandından yani “p” orbitalinden, iletkenlik bandına yani atomlar arası boşluğa ejekte edilirler. Bunun nedeni, “p” orbitalindeki elektronların frekansa bağlı toplam kinetik enerjisinin, “p” orbitalinin oldukça zayıf olan yörünge enerjisini (yani radyal ve dalga enerjisi bileşkesini) aşmasıdır.

Bu andan itibaren berilyum atomlarının boş kalan “p” orbitallerine artık “pozitif kuyu” (hole) adı verilir. Böyle isimlendirilmesinin nedeni ise çok ilginçtir. Atomlar arasındaki boşlukta birbirleri ile delicesine çarpışırmış gibi yapıp, zıplayıp hoplayan elektronlardan birisi, tam da “p” orbitalinin frekansına uygun bir frekansta ve yeterince hızda olup atoma doğru yaklaşınca, berilyum atomunun “s” orbitalinin koruyucu perdesini de aşıp, atomun içerisine girerek “p“ orbitaline oturup orada dolanmaya başlar. (Elektronların fiziksel olarak çarpışmasını önleyen Coulombic Barrier Enerjisi elektron çifti başına 42 Ton’dur. Bu nedenle elektron çarpışamaz ama birbirlerine sadec bir miktar yaklaşabilirler.) Dikkat edilirse elektronlar, fotonların yaptığı gibi nukleus'a değil,  sadece orbitale giriyor.  Yapay veya doğal olarak yeterince ısıtıldığı için, eksi yükten arındırılarak temizlenen “p” orbitaline sonradan gelip misafir olan elektronların, bu orbitalde kalma sürelerini, o orbitalin tuzak derinliği , fotonun frekansı, fotonun kinetik enerjisi ve elektronun giriş açısı tayin eder. Bu tuzak derinliği tabiri yüzünden, tuzaklayan orbitale kuyu adı verilmiştir. Çünkü artı yüklü bir (kuyuya benzetilen) silindirik tüpün içerisine, eksi yüklü bir parçacığı hızla gönderirseniz, o artı yüklü tüpün derinliğine vs bağlı olarak bu eksi yüklü parçacık orada deliler gibi dolanıp duracak ve “bir türlü” dışarıya kaçamayacaktır. Bunlar orbitale oturacaklar ve yaklaşık saniyede on trilyon kez açısal frakansla dolanacaklardır. Ama bir önceki cümlede kullanılan “bir türlü” edatının da bir sonu vardır. Tuzak derinliği az olan orbitallerde yakalanan elektronlar çok fazla dolanmadan, tekrar iletkenlik bandına kaçarlar.  (Tuzaklanma zamanı)

Tuzak derinliği fazla olan berilyum atomlarının bazılarının tuzak orbitalleri zaman içerisinde neredeyse yörüngeyi doyuracak kadar (sanıyorum atom başına altı adet) elektrona sahip olabilirler. Eğer binlerce yıl boyunca tuzaklarını doldurmaya çalışan bu berilyum atomlarını tekrar (yani ikinci kez) şok ısıtmaya tabi tutarsak, (Isıl temizleme), milyarlarca berilyum atomu, p orbitalinde tuzaklanmış elektronlarını aynı anda atom dışına salarlar (olayın genel adı glimli deşarjdır). Buna özelde  termolüminesan (thermoluminescence) olayı adı verilir.

Bu re-ejeksiyon olayı, bir parıltı yaparak gerçekleşir. Bu parıltının şiddeti ölçülerek seramiğin arkeolojik fırınlama yaşı (veya doğal pişirilmiş killerin volkanik yaşı) saptanır. Şimdi, bu ön bilgilerden sonra; Hawking’in Teorisi şöyle oluyor:

 

Teori

Anladığım kadarı ile, "evrenin oluşması için bir tanrı’ya gerek yoktur" diyen bu bizim Bozkırların trilink Hakanı,  termolüminesan olayındaki elektronların davranış biçimlerini (yani termolüminesan prosesi’ni) fotonlara uyguluyor. Vallahi olabilir mi, bilemedim şimdi. Örneğin, Rodolf Mössbauer da, Nötron enerji yarılımı için geliştirilen Lamb Teorisini, 14.4 keV’luk Gamma ışınlarının Nuclear Zeeman Quadrupole Shifting olayına fıstık gibi uyarlamış ve de bir buçuk milyon dolarlık Nobel ödülünü cukka yapmıştı.

Hawking, Elektron tuzaklanması ile foton tuzaklanmasını tam bir benzeşim yaparak dile getiriyor ve;

“-Eğer karadelikler tarafından yutulan fotonlar, (termolüminesan olayındaki elektronlar gibi) karadelikler içerisinde tuzaklanıyorlarsa, o zaman her fotonun bir tuzaklanma zamanı (mean trap time) kadar tuzakta dolandıktan sonra, tekrar ejekte edilmesi söz konusu olabilir” diyor. Buna da gazete haberinde “radyasyon olarak geri gelir” diye tuhaf bir saçmalıkla açıklama yapılıyor. Bu cümleyi Hawking’in kullanması olasılığı, bunamış olsa bile olanaksızdır. Çünkü radyasyon denen zımbırtının, bizzatihi foton olduğunu, biraz mürekkep yalamış gazeteciler bile bilebilir.

Eğer Hawking bu cümleyi kullanmışsa, o zaman bu teori, daha kurulmadan paldır küldür çöker. Çünkü karadeliklere giren nesne foton, çıkan nesne foton (yani radyasyon) ise, o zaman karadeliklerin, görünmez olup saklanmaları yerine, pırıl pırıl görünmeleri gerekirdi. O zaman da onlara kara delik denilemezdi.

Diğer taraftan “Karadelik Yoktur” demek, bana biraz “tecahül-i arifane-i bi-vefa” gibi geldi. Çünkü Hawking, kendisi de karadelik teorisine çok önemli katkılarda bulunmuş bir bilim adamıdır. Kaldı ki;

- Böyle bir sav ileri süren bilim adamının, "Karadelik yoksa, neden galaksi merkezimizin arkasında kalan, bizim galaksimize (samanyoluna) ait yıldızlarımızı görememekteyiz?" Sorusunu da yanıtlaması gerekmez mi?  Yoksa oradaki yıldızları saman zannederek hapur hupur yiyen bir “galaktik ökkiz” mi var?

Günahını almayalım. Çünkü günahı çoook büyük! Belki de açıkladı da bizim haberimiz olmadı…  

Yerbilimcilerin Görevi Nedir

Biz yerbilimcilerin görevi nedir?

Uğur Kaynak

 

Görevimiz insanların kafasını karıştırmak mı? Onları bilinçlendirip, bilgilendirmek mi? Depreme karşı bilinen en önemli ve (şimdilik) tek önlem, Deprem Güvenli Yapıdır.

 

Öyleyse bizim görevimiz nedir? Deprem Güvenli yapı konusunda halkımızı bilinçlendirmek ve bilgilendirmektir. Bakın bu görevi nasıl hakkıyla yapan üniversiteler var Türkiye’de. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin bahçesinde on yıldan beri, “Deprem Güvenli Kerpiç Ev Prototipi” veya “Örneği” durup durmaktadır. Neden Riskli bölgelerdeki köylüler gidip bu harika kerpiç evi görüp incelemiyorlar! Bütün suç köylülerde. İTÜ görevini yapmış. Daha ne yapsaydı yani. Evi portatif hale getirip, bir TIR’a yükleyip köy-köy dolaştırıp, oralarda tekrardan inşa edip, köylülerimizin gözüne mi soksaydı yanee! Yok Deve’nin bale pabucu! Köylümüzde kabahat. İnsan bir uçağa atlar, gelir, begenen görür geder, beğenmeyen görmeden geder… Gitmeden önce Kumkapı’yı da ziyaret edebilir, Çiçek pasajını da, Sultanahmet Camiini de ziyaret edebilir, Eba Eyyub el Ensari hazretlerini de… Ona biz bir şey diyemeyiz!

 

Yapılan medyatik açıklamalarda rakamlara hiç önem verilmemektedir. Rakamların yerlerinin karışık olması kadar, Sevgili Yerbilimci arkadaşın da kafası karışık galiba. Güney Marmara da dâhil olmak üzere tabanındaki fayları en iyi bilinen denizlerden birisi de Marmara Denizidir. Siz Gülşen Hanım, Siz Zehra Hanım, Siz Ali Bey, Tolga Bey… olarak, yani çevreleri ile ilgili, bilgili ve kültürlü insanlar olarak sizler, Marmara Denizi’nin tabanındaki fayları, avucunuzun içindeki hayat çizgileri gibi ezbere bilirseniz, öncülerin, artçıların yerini ve büyüklüğünü “şak” diye tahmin ederseniz, o zaman Üşümezsoy'a, Görür’e, Ercan’a, Kaynak’a falan ne gerek var? O nedenle insanların kafalarını karıştırmakta yarar var! Sonra medyatik olmanın yollarından biri de, herkesin “ak” dediğine, birden bire sahneye fırlayıp “kara, kara!” diye bağırmaktan geçer. Bu söylemler,  “Marmara’nın kuzeydekileri yeterince korkuttuk. Biraz da güneydekileri korkutalım” gibi oluyor. Neredeyse kuzeydeki faylar mı daha güçlü, güneydekiler mi gibi yarışmalar düzenlenecek! Bütün bunlar deprem bilincini canlı, insanları heyecanlı tutmak adına yararlı da olabilir.  Ancaak, tekrar sormakta ve yanıtlamakta yarar var. Depremden korunmanın bilinen tek yolu nedir?

 

Deprem Güvenli Yapı!

 

2009-2013 zaman aralığından söz ediyorum. Asıl görev, kafaları karıştırmak değil, vatandaşa "deprem güvenli yapı" konusunda bilgi vermektir. Örneğin, emekli olduktan sonra, kendi adıma bu görevi yerine getirmekteyim. Suyu gözesinden kesmek adına, ben bu kavramı, her depremden sonra anlık kamu oyu oluşturmaya veya magazin dünyasına değil de, inşaat mühendislerine yönelik olarak sunmayı tercih ediyorum. Örneğin;

 

Isparta Meslek Odalarına, Üniversite mensuplarına ve Halkına, Yazılı Medya’ya

Burdur Meslek Odalarına, Üniversite mensuplarına ve Halkına, Yazılı Medya’ya

Sarıgöl Meslek Odalarına, Üniversite mensuplarına ve Halkına, Yazılı Medya’ya

Gediz Meslek Odalarına, Üniversite mensuplarına ve Halkına, Yazılı Medya’ya

Simav Meslek Odalarına, Üniversite mensuplarına ve Halkına, Yazılı Medya’ya

Çanakkale Meslek Odalarına, Üniversite Mensuplarına ve Halkına

Kuşadası TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Üyelerine (Katılım Puanlı)

Aydın TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Üyelerine (İki kez, Katılım Puanlı)

Muğla TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Üyelerine (Katılım Puanlı) Konu:Termal Şok altında beton patlaması.

Ödemiş TMMOB Mimarlar Odası Üyelerine (Katılım Puanlı)

Elazığ AFAD Yetkililerine, Meslek Odalarına ve Halkına, Yerel Görsel Medya’ya

Tekirdağ Meslek Odalarına, Üniversite Mensuplarına ve Halkına

Tunceli AFAD yetkililerine ve Halkına, Yazılı Medya’ya

Bandırma 911 gönüllülerine ve halkına, İki kez Yazılı Medya’ya

İstanbul’da çok sayıda Sivil Toplum Kuruluşu üyelerine… Yerel Görsel Medya’ya, Yazılı Medya’ya

Düzce Üniversite Mensuplarına, Halkına, Yerel Görsel Medya’ya , Yazılı Medya’ya

Mersin Yerel Görsel Medya’ya

Marmara Ereğlisi’nde , Yazılı Medya’ya, Görsel Medya’ya

 “Deprem Güvenli Yapı konusunda” Eğitimler, konferanslar ve sunumlar vermişimdir. Lütfen bu yazdıklarımı övünç adına yazığımı sanmayınız. Görevimi nasıl yaptığımı anlatarak, genç yerbilimcilerin ne yapması gerektiğine örnek olmak istiyorum.

 

Diğer taraftan,

 

Bakırköy Afet Gönüllüleri Kadın Kolları ile, “Kadınların Evrimi” konusunda,

Kozyatağı Kriton Curi Gönüllüleri ile “Güneşteki Patlamalar ve Carrington Event!” 

Üsküdar Kızılay Kadın Kolları için “Maden Yataklarımız”,

Kültür Üniversitesi Öğretim Üyeleri ile “Türkiye’nin Kabuk Yapısı”,

Haliç Üniversitesi Yönetim Kurulu Üyelerine “Türk Boğazlarından Enerji Üretimi”,

Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Yerleşkesi Öğretim Üyeleri ile “Tsunami”,

Görsel Medya’da” HAARP” … 

Türk Madencileri Vakfında veya  Meslek içi kurslarda “Fay Nedir?” ve  “Skutterudite, Smaltide, Schoelandite mineralleri ile ilgili olarak Türkiye’nin Geleceği”,

Sayısını hatırlayamadığı Lions Külübü davetli söyleşileri,

 

Gibi, bazen tuhaf ve deprem dışı konularda da söyleşiler yapmışlığım vardır. Laf aramızda, bazı söyleşilerimin konusunu ise unutmuş bulunmaktayım. Durum Kötü!

 

 

 

 

 

Bazı STK’lar “To-Tauri Fazı” hakkında, bazıları “Komplo Teorileri” hakkında, Bazıları Türkiye'nin Maden Yatakları hakkında… söyleşi istemektedirler. Kültürlü insanlarımızın ilgi alanları inanılmaz çeşitlilikte ve yükseklerde yer alıyor. İşin garip tarafı, ben deprem güvenli yapıyı anlatırken, bazen da yanımda betonarme’yi anlatan “o anda tanıştırıldığım” İnşaat Mühendisi Profesörler de yer almaktaydı.  

 

Çanakkale’deki seri konferansta, Ünlü İnşaat Yüksek Mühendisi Prof.Dr.Semih Tezcan, “Zemin Etüdlerinde Geotekniğin Önemi” konusunu işlerken, ben yine “Deprem Güvenli Yapı” konusunu işlemiştim. Semih hoca, sonradan yaptığımız sohbet sırasında,

-Bu nasıl iştir? İnşaat Mühendisi, yani ben Jeofiziği, Jeofizik Mühendisi Uğur Hoca İnşaatı anlatıyor! Demişti.

 

İşte “Bu nasıl iştir?” sorusunun yanıtı:

Deprem Güvenli Yapı konusunda İnşaat Mühendislerine verdiğim her seminerin sonunda, etrafım onlarca İnşaat Mühendisi ve Mimar tarafından sarılarak;

-Sen Jeofizikçisin. Ne karışıyorsun İnşaata(!) diyerek beni döveceklerine, tepkileri,

-Hocam bunları bize öğretmediler ki!!!

şeklinde olmuştur.

Burada bir yanlışlık yok mu?

 

Hem de benim, sizin, bizim çocuklarımızın ve torunlarımızın hayatı ile ilgili bir yanlışlık yok mu?

 

Acaba bu yanlışlık yüzünden mi Doğu Marmara Depreminde 17.000 (yazıyla on yedi bin) göçük altında, 17.000 (yazıyla on yedi bin) can kaybı verdik. Yani biz meğerse depremde, Dünyanın en başarılı milleti imişiz! Nerede görülmüş bir göçük başına bir can kaybı!!!

 

Oysa benim bildiğim kadarı ile taşıyıcılarında hasar olmayan, sıva çatlağı bile oluşmayan, (sonradan tamir edilen), fakat sadece merdivenleri göçen bir apartmanda (elektrik kesilince) ondokuz can kaybımız olduğudur.

Antalya M=6 Depremi

28-11-2013 ANTALYA M=6 DEPREMİ

Uğur Kaynak

Rica: Bu çalışmada ölçümlerden ve hesaplamalardan üretilen haritalardan yararlanıldı. Tek kanıtı “Ben Dememiş miydim!” olan dayanaksız açılamalarla bir tutulmamasını umut ederim.

Antalya açıklarında deprem oldu. Bu konuda yerbilimciler açıklamalarda bulundu. Onlara teşekkür ederiz. Böylece oluşan depremin özelliklerini ve bundan sonraki beklentileri öğrenmiş oluyoruz. Ancak DOHAD diye bir sivil toplum kuruluşumuz var. Ben de orada danışmanlık yapmaktayım. Bu kuruluş depremden önce, oralarda neler olduğunun peşine düşerek önlem alınmasına gayret ediyor. Şimdilik Akdeniz’de ve Ege’de ölçüm ağımız yok. Bu depreme ilişkin sürekli veri akışını gözlemlemiştik. Ancak tahminlerimiz olabilir. (Henüz bu tahminleri incelemedim)

İzleyen paragraflarda EMSC’den ve UDIM’den alınmış haritalar üzerinde Uğur Kaynak tarafından yapılmış eklemeleri ve açıklamaları görmektesiniz. Olayı bir de gövde metin üzerinde açıklayalım:

http://u1312.hizliresim.com/1j/x/vzy11.jpg

Şekil-1   EMSC’nin Dışmerkez haritası

ŞEKİL-1. AÇIKLMASI

EMSC’nin bu haritasında makale yazarı için önemli olan şeylerden birisi, (h=64 km olarak) verilen odak derinliği, diğeri ise artçıların doğrultusudur. Magnitüdün 6.0 değil de, M=5.9 olmasının pek önemi yoktur. Özellikle artçıların doğrultusunun UDIM tarafından hesaplanan “Odak Çözümü Küresi”nin doğrultusu ile tam olarak çakışmasını önemsemekteyim. İzleyen açıklamalarda bu doğrultu ile yine (neredeyse tam olarak) çakışan ve Uğur Kaynak’tan başka hiç kimsenin dikkatini çekmeyen başka bir doğrultudan daha söz edilecek.

 

Şekil-2   UDIM’in  Toplu Dışmerkez Haritası ve Dışmerkez Kesitleri

ŞEKİL-2  AÇIKLAMASI

Bu Tümül Dışmerkez Haritasından elde edilen derinlik kesitlerinden sağdakisin, Fethiye’nin doğu bitişiğinden dalması olası” Kaş Dalma Batma Zonu”nu betimlemektedir.   Alttaki Doğu-Batı doğrultulu olan kesit ise, yaklaşık “Doğu 30.5 derece” boylamı ile “Doğu 31 derece” boylamı arasında yayılan bir Benioff-Wadati Zonunun varlığını göstermekledir. Zonun dalımı en az 45 derecedir.  Maksimum dalım derinliği 150 km’yi geçmektedir. Bu veriler tümüyle kurallara uygun olup, Kıprıs’ın güneyinden geçen Levanten DBZ varken, bu zonun varlığı, tam anlamı ile bir sürprizdir.

Şekil-3  UDIM’in Odak Çözümü

ŞEKİL-3  AÇIKLAMASI

Şekil-3’teki eklemeler UDIM’in odak çözümü haritası üzerine uygulanmıştır. Haritadaki yazılı kutuların açıklamaları: 

Ters Odak Mekanizması:

Odak Çözümü bu depremin bir Benioff-Wadati Zonu Depremi olduğunu göstermektedir. Doğrultusunun ise, Sultandağları ile paralellik göstermesinin de önemli mesajları vardır.

 

Ters Fay Doğrultusu:

Ancak biz o doğrultuyu Antalya körfezinde yer alan dışmerkez yıldızının üzerine taşıyalım.

 

Parazitik Dalma-Batma Zonu:

Batimetrik haritada göze çarpan çukurlukla düzlüğü ayıran çizgiye (doğal olarak) dalma batma işareti koyalım. Bu zon da beklenilmeyen bir sürpriz dalma batma zonu olduğu için buna “Antalya Parazitik Dalma-Batma Zonu” adını verelim. Bu zonun UDİM’in derinlik kesitine göre en azından 45 derece ile daldığını öğrendiğimize göre, 64 km derinlikli bir depremin, Zondan da yaklaşık 64 km hendek ardına doğru uzaklaşması gerekmektedir.  Haritanın ölçeğine bakıldığında bu açıklığın yaklaşık olarak 60 km olduğunu görürüz. (Demek ki yaklaşık 47 derece ile dalmaktaymış). Sonuçta bu yazılanların tümü, “Antalya Parazitik Dalma Batma Zonu”nun varlığını kanıtlamaktadır.

Batimetrik Haritaya Güvenmek

Şekil-4 Uğur Kaynak’ın 11.Nisan.2013 tarihinde www.sismikaktivite.org  sitesi forumunda yayınladığı “Dersimiz Okuma” isimli harita.

Makale Yazarı tarafından 11.Nisan.2013 tarihinde sismikaktiviteforum’da yayınlanan haritaya bakıldığında, Antalya Parazit Dalma Batma Zonu’nun deniz tabanındaki konumunun açıkça çizilmiş olduğu görülür. Haritanın amacı deniz tabanındaki levha tektoniği elemanlarının, öyle İngiliz casusu Lawrence’in cetvelle çizerek teklif ettiği; Irak-Suriye-Lübnan-Ürdün-Saudi Arabistan-Yemen-Umman-BAE-Katar-Dubai-Kuveyt sınırı gibi çizilemeyeceğidir. İşte USGS tarafından 0.5 ‘lik kurşun kalemle çizilmiş izlenimi veren şu ince çizgilerin anlamsızlığına bakınız. Ancak batimetrik harita ise deniz tabanı tektoniği hakkında harika bilgiler vermektedir.

Bu haritayı önemli hale getiren şey, M=6 Antalya depreminin tartışma götürmeyecek biçimde ispatladığı Antalya Dalma-Batma Zonu’nun, bu depremden sekiz ay, 17 gün önce aynı ölçekte ve aynı ayrıntıda çizilebilmesidir. Bu olgu, çizerin başarısından değil, batimetrinin güvenirliğinden kaynaklanmaktadır.

Bir diğer ilginç (rastlantı değil) olgu ise, Körfezde o tarihten önce oluşmuş bir depremin dış merkezinin (bakınız Şekil-4.) neredeyse üç-beş km hata ile, M=6 depremi ne çakışmasıdır. (Acaba bu deprem öncü müydü? Öyleyse öncüler ana şoktan sekiz buçuk ay önce de oluşabilir mi?)

Önemli Hatırlatma:

Bu altılık depremin, artçılarının ve olası benzerlerinin, uzun zamandan beri hazırlıkları süregelen Girit Fethiye arası Şiddetli bir anaşokla ilişkisi yoktur.

 

27_1369769691_hiclik.jpg

Hiçlik Evreni

Değerli hocam,

Anlamakta zorluk çektiğim Higgs bozonu ile ilgili bir sorum var.

“Bir kurama göre, Higgs bozonu (spin-0) parçacık kütlelerinin kökenini açıklamaktadır. Higgs mekanizması olarak bilinen bir süreçle Higgs bozonu ve diğer Standart Model fermiyonları SU(2) ayar simetrisinin kendiliğinden simetri kırılması ile kütle kazandığı söylenmektedir…”

Sorum şu : Higgs bozonunun bulunduğu söyleniyor. Öyleyse, bilim adamları bir gün bu parçacığı yönetebilecek teknolojiyi bularak cisimlerin kütlelerini değiştirebilecek mi? Belki de öz-kütlesi sıfır olan araçlar yaratabilecek ve ışık hızına ulaşabilecek mi?

Saygılarımla. Gürkan Andaç.

 

 

 

 

 

Selam.

Laf aramızda, ben de anlamakta zorluk çekmekteyim. Hatta bırakın zorluk çekmeyi, hiç anlayamamaktayım. Ama bu yüzden de hiç üzülmüyorum. Çünkü ünlü bir kosmogonist;

-Kim evreni anlıyorum derse, sadece kendini kandırır.

Demişti. Benzer biçimde Einstein, Stanford Üniversitesinde teorik fizik dersinde tahtayı formüllerle, bağıntılarla doldurunca, arka sıralardaki tembeller homurdanmaya başlamışlar. Bunun üzerine Einstein onlara dönerek;

-Hiç yakınmayın. Hiç biriniz benim matematikten çektiğimi çekemezsiniz!

Demiş…

Yanlış değerlendiriyor olabilirim. İzleyen paragraflarda söyleyeceklerim, bir yerlerde okuduklarımdan “çıkarılmış” fikirler olup, bir yerlerde “doğrudan” okuduğum şeyler değildir. O nedenle söyleyeceklerim yalınız beni bağlar. Bu yüzden, evren’in yaradılışı konusunda (son provası yapılmış bir kitap da yazmış olmama karşın) kendime güvenmiyorum. Siz de bana güvenmeyin!

Evreni yaratan kudret, önce hiçliği yaratmıştı. Ama başlangıçta neredeyse bu günkü evrenin %80 boyutuna ışık hızının bile trilyonlarca katı bir hızla ulaşan bu hiçlik, sıfır anlık bir süre için oluşuyor ve yok oluyordu. Yokluktan yaratılmış hiçlik, yok oluyordu. Evreni yaratan kudret, bu hiçliğin yok olmasını önlemek için, onu zaman denilen sihir’e bağladı. Böylece hiçlik yine yok oluyordu ama kısa bir süre sonra yeniden yaratılıyordu. Bu kısa süre, hiçbir varlığın veya yokluğun, trilyonlarca kez parçalasa bile erişemeyeceği kadar kısa tutulmuştu. Olay şöyle ifade edilebilir; tplanck = 10-43 sn.

Düzen böyle kurulmuş ve hiçlik evreni 10-43 sn’lik atmalarla yaşamaya başlamıştı. Bu hiçlik evreni, Big-Bang’den beri (Hubble Sabitinin kontrolünde) (hızı giderek yavaşlasa da) sürgit genişlemektedir. Bunun bir tek anlamı var:

Şu anda da içinde yer aldığımız hiçlik evrenine, orada burada yeni yeni minik hiçlik uzayları eklenmektedir. Demek ki Big-Bang, halen az bir miktarda da olsa varlığını sürdürmekte ve giderek azalan oranlarda hiçlik evreni yaratmaya devam etmektedir.

Bu aşamada hiçlik evreninin yapısını, var olan teorilerden de (Big-Bang’den de) Standard model’den de destek alarak “bir miktar spekülatif de olsa” kurgulamak zorundayım:

Bütün atom altı parçacıklardan da daha küçük dalgacıklara sahip, içinde saf enerjiden başka hiçbir şey olmayan sicimcikler yaratılmış olsun. Bu sicimlerin frekansı bütün diğer varlıkların frekansından daha yüksek olsun. Bütün diğer varlıklar bu sicimlerden oluşsunlar. Ha, bu arada kafamız rahat olsun diye sicimlerin neden yapıldığını da söyleyelim:

Sicimler, hiç bir şeyden yapılmışlardır.

Kafamız rahat olsun derken, bu durum biz ölümlülerde bir miktar hayal kırıklığına ve hatta psikolojik çöküntüye neden olabilir. O yüzden bu sicimlerin saf enerjiden yapılmış olduklarını da kabul edebiliriz. İyi de, bu yeni öneri bizleri rahatlatacağına, bakış açısına göre daha da gerebilir. Şöyle ki;

Bu saf enerjiden oluşan sicimlerin her birinin, evrenin bütün doğa yasalarını ve hatta daha fazlasını (yani tanrısal bilgiyi) bildiklerine değin elimizde kuvvetli kanıtlar var. Örneğin bu sicimler hangi basınç altında, hangi sıcaklıkta (yani frekansta) hangi atom altı parçacığa dönüşmeleri gerektiğini bilmektedirler. Üstelik o dönüştükleri atom altı parçacıkların bilgi düzeyi de, tüm evreni kapsayacak düzeyde olmaktadır. Yaptığım kurgunun en garip yanı, bütün evreni üstün bir akıl ve zeka ile donatmam olabilir.

İşte bu elastik sicimler titreşmedikleri zaman, mutlak hiçlik uzayını, titreştikleri zaman ise atom altı parçacıkları, leptonları, hadronları, ayar bozonlarını ve haberci bozonları oluşturmaktadır.

Bu son cümle bile bildiğimiz fizik kurallarına aykırıdır. Örneğin titreşmeyen yani sıfır enerjili sicimlerin nasıl olup da (bir) Planck zamanı sonra tekrar titreşmeyen sicimler oluşturmaya hakları var? Gibi… Demem o ki, titreşmeyen yani enerjisiz ve dolayısı ile kütlesiz bir ortamda zaman nasıl var olur? Belki de şöyle dememiz gerekiyor. Sorun yok. Çünkü zaman geçmiyor. Zaman lineer değil. Yani evren 10-43sn boyunca var olmuyor. Sıfır zaman için var olup, 10-43 saniye “boyunca” yok oluyor. “Sonra” tekrar var oluyor. Yani evren atmalarla yaşıyor. Açıklayalım derken daha beter batıyoruz. Anlaşılamayan kavramlar var. Bu anlaşılmaz kavramlar;

“boyunca” ,

“sonra” ve

tekrar

sözcüklerinin derinliklerinde GİZ’lidir.

İşte bu elastoplastik sicimlerin oluşturdukları üç boyutlu Kartezyen yapıya uzay kafesi, (frame) , uzayın atmalarla var oluşuna ise uzay-zaman diyoruz. Uzay-zaman elastoplastik özellikleri yüzünden biçim değiştirebiliyor, (space-time vortex), sürüklenebiliyor (frame drug) ve/veya buruşabiliyor (frame torque).

 

Artık elimizde, DNA’sında (bizim hiç bir şey bilmediğimiz) evrenbilim yasalarının yazılı olduğu bir uzay-zaman var. Gelin bu uzay zamanı kullanarak bir adet parçacık yapalım: (Okuyan da yaratılışın sırrını çözdüğümü sanır!)

Bu parçacık doğaldır ki foton olacaktır. Çünkü standart modele göre iki adet kuark ve iki adet leptonla bütün bu evreni oluşturmak olasıdır. Ancak kuarklar ve leptonlar öncelikle “ışınım baskın evren” aşamasında foton-foton çarpışmaları sonucunda oluşturulmuşlardı. Bu nedenle önce bir foton imal etmemiz anlamlı olacaktır.

Diyelim ki;

Küresel (dönel küremsi)  zarfa sahip bir koherent sicim yumağı, foton,

Oblate spheroide (basık dönel küremsi) zarfa sahip sicim yumağı, pozitron,

Prolate spheroide (uzamış dönel küremsi) zarfa sahip sicim yumağı, elektron

oluştursun. Ve bunların içerisi boş olsun (Nothing inside).

Titreşmeyen sicimlerden belirli miktarda alıp, sarıp sarmalayıp, belirli bir frekansta titreşen küresel bir yumak yapalım. Buna koherent dalga denilir. Bu koherent dalganın içerisindeki saf enerjiden yapılmış bütün titreşen sicimler, uzay kafesinin titreşmeyen hiçlik sicimlerine bağlı olup, onların uzantısıdır. İşte size duraylı bir foton. Ama bu durum hiç ona göre değil. Onun naturasında Higgs bozon’unun etkisi ile uzay-zaman içerisinde limit hızla hareket etmek vardır. İşte geldik Higgs bozonuna: Yani hiçlik evreninin kuvvet uygulayan habercisine…

Hiçlik evreninin kuvvet uygulayıcısına Higgs Bozonu adı verilir. Peter Higgs parçacıklara kütle kazandırmak için bir mekanizma kurgulamıştı. Madem ki böyle bir işlem var, öyleyse bunun da bir bozonu olsun denilmişti. Ama bu bozonu yakalamak yıllarca mümkün olamayınca, sanırım Peter Higgs şaka ile “Nerede Bu Allahın Cezası Bozon?” demiş, fakat sonradan bu söyleme izafeten diğer bilim adamları tarafından Higgs bozonuna “Tanrı Parçacığı” adı verilmiştir.

Madem ki kuvvet uyguluyor. Öyleyse bir alan oluşturuyor demektir. Ben alanların bozonları değil, bozonların alanları oluşturduğunu düşünüyorum.

Olaya açıklık getirmek adına,

Elektrik alanın haberci bozonuna “Elektron”

Magnetik alanın haberci bozonuna “Bohr Magneton”

Elekromagnetik alanın haberci bozonuna “Foton”

Kütle çekim alanının haberci bozonuna “Graviton”

Güçlü etkileşim alanının haberci bozonuna “ Sekiz adet Glüon”

Zayıf Etkileşim alanının haberci bozonlarına “W+ -=weak ve Z0=zero”

Uzay-zamanın haberci bozonuna “Higgs bozonu”

Adı verilir.

Bunların arasındaki enerji alış verişlerinin hareket denklemlerine değin binlerce makale ve yüzlerce muhteşem kitap yayınlanmış bulunmaktadır. Benim burada sizlerle paylaştığım kavramlar, “büyüklere masallar” formatından ileriye gidemez.

Uzay-zaman alanının kuvvet habercisi, fotonu harekete geçirirken hiçbir dirençle karşılaşmaz. Bu nedenle foton bu davranışında kütlesizmiş gibi yaparak, hiçlik evreni içerisinde limit hızla hareket eder. Ancak bu hareket eğilmiş-bükülmüş buruşmuş kırışmış uzay-zaman içerisinde, Öklid geometrisinde “doğrusal yol” denilen bir yolu almak ister (translasyon hareketi). Bu özelliği ise Einstein’i rahatsız etmiş ve biraz kurcalayınca bu yaramazın arada bir sanki kütlesi varmış gibi davrandığını ispatlamıştır. Foton, ışık hızından daha hızlı yol alamaz. Zira uzay zaman kafesinin yapısı bu hıza dayanamayıp çözülebilir. Ses duvarı gibi, ışık duvarının da aşılması söz konusudur/veya değildir. Bu yüzden fotonun da bir kütlesi vardır. Bu kütleyi ona Higgs Bozonu kotarır. İş yapmadan yol alan tek kütle, fotonun kütlesi olup, durmadan genişleyen uzayda hızını sabit tutmak için, giderek hızlanmak zorunda olan foton, yine bunun için enerji harcamaz. Bu italik yazılı cümle, normal ve aklı başında bir fizikçinin saçını başını yoldurmak için yeterlidir. Fotonun diğer özelliklerini sıralamak konumuzun dışına taşmak olacaktır. Fakat sadece şunu söyleyebiliriz. Foton neredeyse hiçbir doğa yasasına aldırmaz. Fotonun bir kütlesinin var olduğu tek durum, büyük bir gök cisminin yanından geçerken, yani onun kütle çekim alanına girince, ölçülebilecek kadar ortaya çıkar. Örneğin bir yıldızın yanından geçerken kütle çekim yasasına uyar yolundan sapar. (Gravitatif Lens Olayı). Bu durum bile onun sadece ve sadece bir dalga paketi olduğunu yadsıyamaz.

Foton sadece ve sadece bir dalga paketi olup, bazen bir kütlesi vardır. Bu kütle onun momentumunu, hızını,ataletini, girginliğini ve geri tepmesini de kontrol eder.

Elastik enerji yaylarından oluşmuş bir hiçlik uzay-zamanı içerisindeki bütün varlıklar, bizzat hiçlik uzayı tarafından imal edilmişlerdir. Büklümlerin yani parçacıkların sicimlerinin bir ucu hep uzay – zaman hiçliğinin titreşmeyen sicimlerine bağlıdır. Lastikten yapılmış gibi davranan bu iplikçikler, kendi büklümlerinin, (yani bütün baryonik parçacıkların) kendi kafes yapılarının içerisinde içerisinde hareket etmesine, bu bağlılık yüzünden direnç gösterirler. Bu dirence kütle denilir.

 

Ateş yerine enerji diyerek, Efesli Heraklitos’un dediğini tekrarlayalım:

Evren enerjiden oluşmuştur. Enerji olmasaydı hareket olamazdı.

Modern deyişle,

1)Evren, İçi boş yaycıklardan oluşur.

2)Evrende, titreşen içi boş yaycıklar kütleyi, titreşmeyen içi boş yaycıklar boş uzayı oluştururlar.

3)Evrende başka da bir şey yoktur.

 

Tekrar Sevgili Gürkan Andaç’ın sorusuna gelelim:

Sorum şu : Higgs bozonunun bulunduğu söyleniyor. Öyleyse, bilim adamları bir gün bu parçacığı yönetebilecek teknolojiyi bularak cisimlerin kütlelerini değiştirebilecek mi? Belki de öz-kütlesi sıfır olan araçlar yaratabilecek ve ışık hızına ulaşabilecek mi?

YANIT:

Kozmoloji ve çekirdek fiziği dünyası, içerisinde hiçbir nane olmadığını bildikleri bütün atom altı parçacıklara bir kütle kazandırabilmek için onlarca yıl çabalayıp, sonunda bir yakıştırma ürünü olan Higgs Bozonu’na sarıldılar. Nükleer Fizik dünyasında (nötrino’nun keşfi dışında) çalışan kural burada da işledi. Kural olarak birileri bir teori kuruyor, bunun matematik bağıntıları tıkır tıkır işlemeye başlıyor, ama ortada bu olayın kahramanı olacak parçacık yok! Haydaa, bütün millet bu varlığı öngörülmüş parçacığı bulmaya çalışıyor. Sonunda birileri bu parçacığın varlığını ispatlıyor ve büyük bir olasılıkla da NOBEL’i alıyor.

Higgs Bozonunda da bu kural bozulmayacak. Sonunda CERN’in, NOBEL’i bu nedenle alacağına inanıyorum.

Ama siz ne diyorsunuz? Aslında Higgs Bozonundan yararlanalım demiyorsunuz. Tersine, bunca yıllık çalışmaların üzerine bir sünger çekelim. Kütlesiz davranan araçlar geliştirelim. Işık hızına çıkalım. Yani Higgs Bozonu’nu belirli bir araç için iptal edelim diyorsunuz. Yerküreden uzaya kolayca kaçabilmek için Antigrav konverter yap. Işık hızına yaklaşmak için Antimass veya Antihiggs konverter yap. Bas git bu dünyadan diyorsunuz. Kim bilir? Belki de bu adımdan sonraki çılgın bilim adamlarından biri veya bir grubu, bu konu üzerinde de gizliden gizliye çalışmaya başlamıştır. Nedir bu bozonlardan çektiğimiz Allah Aşkına?

Bizim makro evrende sıkı sıkıya bağlı olduğumuz doğa yasalarının bazılarının mikro evrende iptal edildiği saptanmış ve ispatlanmıştır. Örneğin evrende geri tepmesiz çarpışmaların olabileceği(!) ispatlanmış ve bundan yararlanan aletler geliştirilmiş durumdadır. (Örnek:Mössbauer Olayı) Belki de bir gün mikro evrende Higgs bozonunun iptal edildiği(!) bir fenomen yakalanır. Ama önemli olan, bu nükleer veya astrofiziksel buluşun kontrol altına alabilmesi ve toplum yararına olmasıdır…

 

 

 

28.05.2013

Uğur Kaynak.

 

 

7.8 İRAN DEPREMİ

 

 

 

 

Gönderim Zamanı: 12-Ekim-2010 Saat 13:08

Açıkçası ucuz atlatılmış bir deprem olarak değerlendirilmelidir." yazarak paylaşmıştınız.
Gönderim Zamanı: 18 Eylül 2010 tarihli Afganistan'da oluşan bir deprem bilgilendirmenizde ise
"Pamir Virgasyonu. Bu konuda söylenecek çok şey var.
Bu açıklamalardan biri de en sade şekliyle şöyle olabilir:
Pamir Virgasyonu Kıtasal kabuk ortamında iki farklı sistemin birbirleri ile birleştikleri ve kaotik bir sürecin hâkim olduğu yerin adıdır. Pamir Platosu depremsellik bakımından çok ilginç bir yerdir. Daha çoklukla denizlerde veya sahillerde rastlanılan dalma batma zonlarından iki adedi, birbirlerine ters konumlu olarak burada yer alırlar. Bu dalma batma zonlarının bitiştiği yerde ise bir tabakalanma ters dönüşü oluşur. Buna virgasyon denilir." bilgilendirmeniz bulunmaktadır. Yazdıklarım kısa alıntılardır.
USGS
MAP  5.2   2010/10/06 17:49:44    29.750    69.555   10.0   PAKISTAN
MAP  4.6   2010/10/07 01:21:27    28.842    65.943   10.0   PAKISTAN
depremleri olmuştur.
Ayrıca
USGS
MAP  5.0   2010/10/07 01:40:05    39.132    70.262   14.4   TAJIKISTAN
MAP  4.9   2010/10/09 10:15:16    39.282    70.229   15.1   TAJIKISTAN
MAP  5.0   2010/10/09 10:58:12    38.785    72.882     9.8   TAJIKISTAN
depremleri de oluşmuştur.

Hocam, Gönderim Zamanı: 2 Ocak 2010 tarihli bir sorum üzerine "HARİKA" betimlemesiyle Paleotethys Eklem Yeri, Neotethys Eklem Yeri Kuzey ve Güney kanadı olarak çizdiğiniz ve bizlerle paylaşmış olduğunuz bir haritanız vardı. Bu değerli bilgilendirmelerinizi yeniden anımsamış oldum.

Yukarıda alıntıladığım depremlerle ilgili olarak da değerli görüş ve bilgilerinizi lütfen bizlerle paylaşır mısınız?

Sevgi ve saygılarımla. Fatma Çetin.

Selam.

Bu yörede tektonik birlikler o kadar çok sayıda ki birbirlerini etkilememeleri olası değil. İşte gözümüzün önünde, önce 1999 Gucerat depremi ile Hint Okyanusundan içeri giren gerilim boşalması, geçtiğimiz yıllar içerisinde Keşmir depremi, Pakistan depremi ve Quetta depremleri ile kuzeye doğru göç etmişti. Bu göç de farklı tektonik birimlerin içerisinde yol almıştı.

Şimdi bu son Tacikistan depremleri de Tren raylarını takip eder gibi, yoldan çıkmadan yeni bir tektonik birime atlamış olarak iş başında. Büyük Makaslamanın hemen doğusunda oluştu. Makaslama ise yeryüzünün en büyük iki doğrultu atımlı fayı arasındaki kesişmeden oluşmakta. Bu faylar,

1.Altındağ – Nansan – Gök Irmak Fayı

2.Karanlık Dağ – Çaydam – Sarı Irmak Fayı

adlarını alırlar. Şimdi belki de episantrlar bu fayların üzerinde doğuya doğru yürüyeceklerdir. 

 

Büyük Kesişim yeri kırmızı çemberle gösterildi.

Düzenleyen ugur kaynak – 13-Ekim-2010 Saat 13:27

Uğur Kaynak

 

 

 

Gönderim Zamanı: 14-Nisan-2010 Saat 10:38

Sayın Uğur hocam,

EMSC
Magnitude     Mw 6.9
Region     SOUTHERN QINGHAI, CHINA
    
Date time     2010-04-13 at 23:49:40.5 UTC
Location     33.23 N ; 96.65 E
Depth     33 km

USGS
Magnitude    6.9
Date-Time   
    * Tuesday, April 13, 2010 at 23:49:37 UTC
    * Wednesday, April 14, 2010 at 07:49:37 AM at epicenter
    * Time of Earthquake in other Time Zones

Location    33.271°N, 96.629°E
Depth    10 km (6.2 miles) set by location program
Region    SOUTHERN QINGHAI, CHINA
Distances    240 km (150 miles) NNW of Qamdo, Xizang (Tibet)
375 km (235 miles) SSE of Golmud, Qinghai, China
520 km (325 miles) SSE of Da Qaidam, Qinghai, China
1905 km (1190 miles) WSW of BEIJING, Beijing, China
Location Uncertainty    horizontal +/- 6.6 km (4.1 miles); depth fixed by location program
Parameters    NST= 73, Nph= 73, Dmin=654.4 km, Rmss=1 sec, Gp= 50°,
M-type=teleseismic moment magnitude (Mw), Version=7

Oluşan bu deprem hakkında lütfen değerli görüş ve bilgilerinizi paylaşır mısınız?

Sevgi ve saygılarımla. Fatma Çetin.
 

Gönderim Zamanı: 14-Nisan-2010 Saat 12:09

Hindistan’ın Çin’e ettikleri.

 

EMSC ve USGS son Çin depreminin büyüklüğünü M=6.9 belirlemişler. Fakat Çin Jeofizik Araştırmalar Dairesi depremin büyüklüğünü M=7.1, derinliğini de 30 küsur km olarak hesaplamış. Önemli değil. Yöntemler ve kullanılan sinyaller farklı olunca sonuçlar da farklı çıkabiliyor.

Deprem Tibet’te oldu. Bir kasabanın 200-300 km güneyinde oluştu. Eğer deprem dışmerkezine yakın köyler varsa oralarda etkin yıkım oluşmuştur.

Beklenilen bir depremdi. Ben bile buradan depremin nerede olduğunu biliyorsam, Çinliler haydi haydi biliyorlardı.

Tibet platosu kimin eseri?

Hindistan’ın. Hindistan kuzeye doğru devinimini halen sürdürüyor. Bu devinim çok uzak bir dönme kutbunun kontrolünde yapıldığından, Hindistan Tibeti zorlarken hafiften batıya doğru da kayma yapıyor. Bu nedenle Hindistanla Tibet arasında sıkıştırmanın yanal bileşenini dengeleyen, yanal atımlı, kimi transform, kimi transcurrent ama hepsi de transpressional faylar oluşuyor. Bu durumda Himalaya’lar yükseliyor. (Everestin yüksekliğinin azalması tepesindeki buzların erimesindendir.)

Hafiften batıya doğru dönerek kuzeye doğru bastıran Hindistan yüzünden oluşan Tibet Faylarının hepsi de sol yönlü (olmak zorunda).

Diğer taraftan bu sol yönlü faylar Hindistan’a yaklaştıkça düşey bileşen de kazanmaktalar. Ya da diğer bir söylemle Hindistan’dan uzaklaştıkça düşey bileşenleri azalmaktadır.

Bu falyadan en güneydeki Rawalpindi–Katmandu Fayı olup dalma bileşeni sol yanal atımdan daha fazla olup, Himalayalar’ın da güneyinde yer alır. Hindistan ince ve sert kabuğu, işte bu fayın dalımı ile Tibet’in altına doğru saplandığından, önündeki Tibet kabuğunu sıkıştırıp, kırıştırıp kabartarak yeryüzünün en muhteşem dağ sırasını oluşturmuştur.

Kuzeye doğru ikinci fay hemen Himalayalar’ın ardındaki derin vadiden geçer. Burada iki farklı nehir oluşup Himalaya Dağ sırasının arka yüzündeki kar sularını denizlere boşaltır. Bunlardan biri batıya doğru akan İndus Nehri, diğeri doğuya doğru akan Zang-Po nehridir. Yani garip bir şekilde aynı vadinin içerisinde, vadinin ortalarında bir yerlerde doğup birbirlerine sırtlarını dönerek biri batıya diğeri doğuya akar. Bu vadinin tabanından geçen ikinci fayda eğim atım (düşey bileşen) doğrultu atımdan daha da azalır. Buna İndus-ZangPo Fayı denilir.

Üçüncü fay Tarım Havzasının da kuzeyinden geçer. Bilinen en uzun doğrultu atımlı faydır. Düşey bileşeni neredeyse sıfırlanmıştır. Uzay imajlarından takip edildiği kadarı ile yaklaşık 3800 km kadar hiç kesintisiz fakat cetvelle çizilmiş gibi keser geçer. Buna AltinTag-KaranlikTag- HoangHo-Nansan Fayı adı verilir. (Yani Altındağ-Karanlıkdağ-GökIrmak-Nansan) Genellikle ıssız dağları kesip geçtiğinden, buradaki segmentlerden birinde oluşacak M=8.5’lik bir depremde bile can kaybı olmayabilir.

 

 

Dördüncü doğrultu atımlı fay ise Bu üçüncü fay'ın batıdan doğuya doğru ilerlerken ortalarından ayrılıp güney doğuya doğru çok büyük bir yay çizerek Güney Çin Denizine ulaşır.  Bu fay da diğer büyük nehir yatağını sürer. Buna KaranlikTag-Chaidam-TzeungToo adı verilir. (Yani KaranlıkDağ-Çaydam-Sarı Irmak. “Sarı Irmak’ın Çincesini Çöng-Tu diye okuyunuz). 14.04.2010 M=7.1 depremi, işte bu dördüncü çapraz fayın ortalarında bir yerde oluştu

Neden beklenen bir depremdi derseniz.

Depremin oluştuğu fay sürpriz değil. Diri bir fay. Üstelik de uzun yıllardan beri semirip durmakta. O nedenle sürpriz değil.

Bundan sonra Öncelikle diğer iki komşu sistemde hareketlenmeler olacak ve beklenen başka depremler oluşacaktır. İlk aşamada büyük bir olasılıkla ve öncelikle yine bu fayın güney doğu uzantısında şiddetli bir deprem olabilir.

Bu dördüncü fay ile üçüncü fay arasında yer alan Yunnan-ÇöngTu kesişiminde ve/veya üçüncü fayın doğu, Nansan uzantısında bir şiddetli deprem olabilir.

Düzenleyen ugur kaynak – 14-Nisan-2010 Saat 12:19

Uğur Kaynak

 

 

 

Gönderim Zamanı: 2 Ocak 2010 Saat 00:54

 

Sayın Uğur hocam,
Aşağıya EMSC'den alıntılamış olduğum,
Magnitude      mb 5.5
Region     BHUTAN
Date time     2009-12-31 at 09:57:31.0 UTC
Location     27.30 N ; 91.44 E
Depth     15 km
Distances     127 km NW Guwahati (pop 899,094 ; local time 15:27 2009-12-31)
85 km NW Tangla (pop 17,724 ; local time 15:27 2009-12-31)
25 km E Mongar (pop 2,969 ; local time 15:57 2009-12-31)
depremi için yine EMSC bilgilendirmesinde
1897-06-12    91.0    26.0    8.3      ASSAM, INDIA
1923-09-09    91.5    25.5    7.1     MEGHALAYA, INDIA REGION
yazılmıştır. Bu depreme de Gönderim Zamanı: 13-Aralık-2009 Saat 14:30 olan yanıtınızdaki gibi "İşte size bir adet gereksiz deprem. " olarak mı bakmalıyız? Bu deprem hakkında lütfen değerli görüş ve bilgilerinizi paylaşır mısınız?
Hocam bir de yine EMSC'den alıntılamış olduğum,
Magnitude      mb 5.0
Region     YUNNAN, CHINA
Date time     2010-01-01 at 02:08:23.0 UTC
Location     26.41 N ; 99.91 E
Depth     10 km
Distances     83 km NW Dali (pop 134,040 ; local time 10:08 2010-01-01)
225 km NW Lucheng (pop 97,911 ; local time 10:08 2010-01-01)
depremi hakkında da değerli görüş ve bilgilerinizi lütfen paylaşır mısınız?

Sevgi ve saygılarımla. Fatma Çetin.

 

Gönderim Zamanı: 2 Ocak 2010 Saat 14:49

Sayın Uğur hocam,
EMSC den alıntılamış olduğum
Magnitude     mb 5.3
Region     TAJIKISTAN
Date time     2010-01-02 at 02:15:07.7 UTC
Location     38.21 N ; 71.44 E
Depth     10 km

Magnitude     mb 4.9
Region     CASPIAN SEA, OFFSHR TURKMENISTAN
Date time     2010-01-01 at 02:34:56.5 UTC
Location     40.81 N ; 52 E
Depth     49 km

depremleri ve geçtiğimiz yılda oluşan

Magnitude      mb 5.2
Region     KYRGYZSTAN
Date time     2009-12-22 at 05:54:35.0 UTC
Location     41.84 N ; 73.27 E
Depth     2 km
Distances     140 km NE Andijon (pop 318,419 ; local time 10:54 2009-12-22)
28 km E Toktogul (pop 19,336 ; local time 11:54 2009-12-22)
depremi için de lütfen değerli görüş ve bilgilerinizi paylaşır mısınız?

Sevgi ve saygılarımla.

 

Gönderim Zamanı: 2 Ocak 2010 Saat 21:07

Bu kadar kesin lokasyonlarla bir eklem yerinin aktive edildiğini ilk kez görüyorum.

 

Paleotethys Eklem Yeri TOPYEKUN çalışmaya başladı. Muhteşem!!! Himalayalarda bu eklem yeri Indus-ZangPo hattını  sürer.  Bu hat gelip sonunda Yunnan Çöng-Tu Kesişmesine (Transcurrent) bağlanır. İşte nasıl bağlandığı da bu haritadaki interpolasyon eğrisinden görülmektedir.

 Hindistanda oluşan büyük tarihsel depremleri bu sistemin dışında değerlendirmek gerekir. Fakat Bhutan Depremi de bi ek yerini temsil etmektedir.

 


Düzenleyen ugur kaynak – 2 Ocak 2010 Saat 21:16

Uğur Kaynak

 

 

Gönderim Zamanı: 2 Ocak 2010 Saat 22:52

Sayın Uğur hocam,

Harita açıklamalı değerli bilgilendirmeniz için sağ olunuz, çok teşekkür ederim. Peki hocam, bu topyekun çalışmanın bir değerlendirmesi yapılabilir mi? Gerçekten etkileyici ama bir o kadar da düşündürücü olması mı gerekir?

Sevgi ve saygılarımla.

 

Gönderim Zamanı: Dün Saat 21:07

 

 

Hindistanda oluşan büyük tarihsel depremleri bu sistemin dışında değerlendirmek gerekir. Fakat Bhutan Depremi de bu ek yerini temsil etmektedir.

DİKKATTTTT!!!!!!!

DEVAMI AŞAĞIDA… İKİNCİ BİR HARİTA VAR EK BİLGİLERLE DONANMIŞ…

Düzenleyen ugur kaynak – 3 Ocak 2010 Saat 10:48

Uğur Kaynak

 

Gönderim Zamanı: 3 Ocak 2010 Saat 10:47

Görüldüğü gibi bütün iri yarı depremler KİMMERİYEN eklem yerlerinde oluşmuştur. Buna Yalnız ve Güzel Ülkemiz de dahildir.

 Doğaldır ki bu transpressyondan sonra, Batı ve Doğu Türkelinde ters atım bileşeni olan yanal bileşen dengeleme fayları çalışacaktır. Ne zaman çalışacağını Allah bilir! (Bu son cümle Sayın Şengör Hoca'dan alınmıştır.) 


Düzenleyen ugur kaynak – 3 Ocak 2010 Saat 10:53

 

GÜNCEL DEĞERLENDİRME

Son M = 7.8 İran Depreminin oluştuğu tektonik yapı izleyen haritada görülmektedir. İlginçtir ki Bizim Ankara – İzmir Eklem yerimizin güneyinde Fakat Ege denizinde yer alan ve ada yayları ile betimlenen “Neotethys geri çekilen dalma batma zonları”, yaşlıdan gence doğru;

 

Mikonos

Naksos

Los

Thyra

Girit

 

Beşlisini aynen öykünen beş adet geri çekilen dalma batma zonu da, bu İran depreminin hemen bitişik güneyinde yer almaktadır. Tıpkı bizim Gediz Depreminin de bitişik güneyinde beş adet geri çekilen yayın varlığı gibi…

 

Geri çekilen bu beşli dalma batma zonunun en yaşlısında, yani kuzeyinde oluşan bu depremlere ben naçizane “Fosil Deprem” diyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

UZAY-ZAMAN GİRDABI

 

NeuroQuantology

14:45 (22 saat önce)

 

Kime: bana

Selamlar Hocam,

Şu “Frame-dragging” kanıtları ve teorisi epey ilgimi çekti. Gravitomagnetizm de… Buradan kanımca önemli bir bilgi elde edebiliriz.

http://en.wikipedia.org/wiki/Frame-dragging

Uzun uzun yazmak konuşma kadar etkili olmaz ama öğrenmek istediğim şey şu…

Anladığım kadarı ile uzay-zaman kıvrılıp bükülüyor.

Güneş veya Yerküre-ay’ın kütleleri uzay ve zamanı maximum ne kadar bir araya getirebilir.

Zamansal kayma olarak.. Burada bağlanmak istediğim konu, “önceden bilme” olayı…

Siz tabi bunu daha önceki bir yazıda espirili anlatmıştınız ama önceden bilmenin bilimsel anlamda ciddi kanıtları da var elimizde: önsezinin, hissi kablel vukunun… Uyanık veya rüyalarda… Sizind eönsezilerin sağlam bence…

Bir çok çalışmada da, burası sizinde ilginizi çekebilir, yerin jeomanyetik aktivitesi (ortalamalardan çalışılmış, delta p idi sanırım), ayın evreleri ve Güneşin manyetik alanıyla bu duyular dışı algılar arasında ciddi ilişki tespit edilmiş. Konuyla ilgili çok geniş bir bilimsel literature elimde var. Size gönderebilirim zip’leyerek…

Merak ettiğim, Yerküre+ay veya Güneş üçlüsü zamanı ne kadar sürükleyip, “geleceği geçmişe taşıyabilir veya üst üste oturtabilir?”. Ne kadar ŞİMDİNİN üstüne bindirebilir/kaydırabilir/getirebilir. Genelde önsezilerde çıkan 4 saniye mi? Öngörüsel rüyaların gerçekleşme sık süresi olan 3-4 gün mü? Veya anlamsız nana-piko saniye mi?

Bunun bir hesabını yapabilir miyiz?

Doç. Dr. Sultan Tarlacı

Nöroloji Uzmanı

Universal Ege Sağlık Hastanesi, İzmir

http://www.uhg.com.tr

Tel: +0232 463 77 00 -İç Hat: 1352

Kişisel Web Siteleri

www.KuantumBeyin.com

www.EvreninDili.com

www.ms-aktif.com

 

YANIT.

Sevgili Sultan Tarlacı.

Eğer ben bir Cami Hocası olsaydım, bana bu denli dünyevi bir mevzuyu sual edeceğinize, daha uhrevi bir muamma olan; “Kainât, kendi etrafında mı döner, yoksa (Sal’lallah-u Aleyh-i ve Sellem) Fahr-i Kâinat Efendimizin etrafında mı döner ?” diye sual etseydiniz, cevabını ossaat verirdim. 

Oysa Hasb-el Kader Üniversite Hocasıyım. Sorunuzun yanıtı benim bilgi birikimimi aşar. Neden aştığını açıklamam bile birkaç A4 sayfası sürebilir. Gerçekten de sorunuz, pozitif bilim bağlamı içerisinde sorulmuş bir soru olup, aynı bağlamda yanıtlanması gerekir. Durum böyle “yalın pozitif bilim ortamı” olunca, benim vermeye çalışacağım yanıt da bilinenlere, ölçümlere ve gözlemlere dayanacaktır.

 

Rotasyon=Dolanma, Revolüsyon=Dönme olsun. İçerisinde hiçbir şey (hatta enerji bile) olamayan mutlak boşluğa Uzay diyelim. Bu uzayın, her 10-43 saniyede bir yeniden yıkılıp(!) yapılanmasına Zaman diyelim. Uzayın, zaman olmadan var olamayacağı sonucuna varırız ki ona da Uzay-Zaman diyelim.

 

1.Yerkürenin bir kütlesi olduğundan, etrafındaki uzay-zaman’ı büker.  Bu tanımlamaya kütlesi olan her varlık dahildir. Bir atom bile, bir foton bile bunu yapar.  Bunu tanımlamak için kütlesi olan bir kürenin etrafındaki uzay-zamanın, küresel eşpotansiyel yüzeyler boyunca sıkıştıklarını ve küreden uzaklaştıkça seyrekleştiklerini söyleyebiliriz. Bu olgunun, kütlenin varlığına aldırmadan, kütlenin içerisinde ağırlık merkezine kadar devam ettiğini gösteren gözlemlerimiz vardır.  Einstein bunu  biz fanilere açıklamak için dört boyutlu uzay- zaman yerine, iki boyutlu hiperbolik huni (frame vortex) modeliyle betimlemiş, böylece yörüngede dolaşan kütlenin neden iş yapmadığını (enerji harcamadığını da) kolayca açıklamıştı. Bu durumda Güneş Sistemi, Güneşin büyük hiperbolik çöküntüsünün duvarlarında, kendi ikincil çöküntülerini ve hatta uydu sistemlerini oluşturarak dolanan gezegenlerden oluşmaktadır. Daha da açıkçası Newton’un özene bezene açıkladığı Evrensel Gravitasyon Yasasının, hiç de evrensel olmadığı ve hatta kısa mesafelerde tesadüfen doğruya yakın sonuçlar verdiğini de ilk kez Einstein ispatlamış oldu.

 

2.Yerküre, Güneşin etrafında dolanmaktadır. Bunu dört boyutlu olarak açıklamaya çalışmaktansa, şu ünlü hiperbolik koniyi biraz daha elle tutulur hale getirelim. Modelimiz iki boyutlu olup elastoplastik bir malzemeden oluşsun. Misal Balon plastiği. Balon plastiğini bir çerçeveye gergef gibi gerelim. Gergefi yatay tutalım. Bunun üzerine kurşundan yapılmış bir top koyalım. Örneğin topumuz bilardo topu boyutunda olsun. Topu gergefin üzerine koyunca gergef hiperbolik huni biçiminde çökecektir. Bu topu gergefin üzerinde dairesel bir rotada dolandıralım. Uzay-zaman çukuru da topu takip edecektir. Topun dolanım hızını artıralım, artıralım,artıralım… sonunda uzay-zaman çukurluğunun peşinde, plastik geri dönmenin zaman alması nedeniyle gecikmeden dolayı bir kuyruk oluşmaya başlar. İşte bu elastoplastisiteden doğan gecikmeye uzay-zaman sürüklenmesi adı verilir.

Uzay – Zaman Girdabı üzerinde oluşan Çerçeve Sürüklenim

3.Bir de bu topu kendi ekseni etrafında döndürürseniz bu kez uzay-zaman hiperbolik çöküntüsü aynı zamanda dönüş yönüne tepki verecek biçemde buruşturulacaktır. Dönme ekseninin dolanım düzlemine dik olması şartı yoktur. Her yönde buruşma olabilir.

 

Revolusyon Buruşması

Gelelim bilimsel verilere:

Kuantum Kütle Çekiminin haberci bozonlarına graviton denilir. Bozonlar alanların kuvvet uygulayıcılarıdır. Graviton da Kütle çekim alanının kuvvet uygulayıcısıdır.

Şimdi düşünsel bir deney yapalım:

Elektronik devrede “cut off time” denilen bir kesme zamanı kavramı vardır. Kesme zamanı ne kadar küçükse, meydana gelen (sinkronize frekans) tepki de o kadar eşzamanlı olur. Yerkürenin bir femtosaniyenin trilyonda biri sürede yok olduğunu düşünelim. Etrafındaki uzay-zaman buna neredeyse eşzamanlı olarak tepki verecek ve elastoplastik gravite çöküntüsü Yerkürenin sanal ağırlık merkezine göre salınıma geçecektir. Bunu bir ses dalgası merkezinin yaptığı eşmerkezli küresel kompresyon ve dilatasyon dalgalarına benzetebiliriz. Soru şu: Bu olaydan Güneş nasıl haberdar olur? Ne zaman haberdar olur? Bu modele göre Güneş, Yerküre üzerine bir kütle çekim vektörü uygulamıyordu ki vektörün ucunun boşaldığını hissetsin. Eğer böyle kütle çekim vektörleri olsaydı bütün gezegenler paramparça olurdu. Her neyse. Peki ne oluyor. Yok olan gezegenin uzay-zaman büklümü, standart haline geri dönünceye kadar, bir ossilasyon merkezi olarak çalışıyor. Buna uzayda (boşlukta) ilerleyen balast şoku adı verilir. İşte bu balast dalgalarının hızı ışık hızına eşittir. Bu durumda gravitonların peşindeki çekimsiz kalan alan, ışık hızıyla hareket eder. Öyleyse Güneş, 8.3 dakika sonra Yerkürenin yok olduğunu öğrenecektir. Bu nedenle astrofizikçiler, beş-on ışık yılı çevremizde bir süper nova oluşmaması için dua ederler.

Gravitonların hızını bulduk. Peki erişimleri (menzilleri)? Bunun yanıtı için yine gözlemlerimize bakmalıyız. 

Baryonik evrende birbirlerinin çekim alanı içerisinde olup, birbirlerine doğru koşan galaksilere ilaveten, çarpışmakta olan galaksiler de gözlenmektedir. Bunlardan birisi de uzak bir gelecekte çarpışacağımız M31 (Andromeda) galaksisidir. Baryonik evrene, olasılıkla karanlık maddeler de dahildir. Çünkü , onların da kütle çekimleri vardır. Yaklaşık olarak 200-300 milyon ışık yılı uzaklıkta bilinen baryonik evrenin, en büyük galaksi topluluğu yer almaktadır. Buna “Büyük Duvar” adı verilir.  Öyleyse Kuantum kütle çekiminin evrensel kütle çekim yeteneği, gerçekten evrensel boyutlarda da çalışmaktadır. Burada yapılan gözlemler kütle arttıkça gravitasyonel erişimin de arttığını göstermektedir.

     

Bu satıra kadar neden evrenle veya galaksilerle uğraştığımızı şöyle açıklayabilirim. Büyük kütleler söz konusu olduğunda gözlemsel veriler netleşmektedir.

 

İyi de, madem ki büyük kütleler böyle davranıyor, öyleyse küçük kütleler de böyle davranmak zorundadır.

 

İşte şimdi küçük kütlelerin uzay-zamanı nasıl biçimlendirdiği konusuna gelebiliriz. Sevgili Dr. Sultan Tarlacı’nın sorularını izleyen paragrafa tekrar alıyorum:

———————————-

Uzun uzun yazmak konuşma kadar etkili olmaz ama öğrenmek istediğim şey şu… Anladığım kadarı ile uzay-zaman kıvrılıp bükülüyor. Güneş veya Yerküre-ay’ın kütleleri uzay ve zamanı maximum ne kadar bir araya getirebilir.

YANIT: Güneş ve yerküre, Minimum 8.3 saniyede etkileşebilirler. Ay ile yerküre ise minimum 1.5 saniyede etkileşebilirler.

Ay ve Yerküre’nin etkileşiminde yakınlık dolayısı ile bir farklı özellik var. Yerküre Ay’ın bize bakan yarısına daha fazla, arkada kalan yarısına daha az çekim uygular. Bu nedenle Ay’ın bize bakan ekvatoral ekseni diğer ekvatoral eksenlerden daha uzundur.  

——————————————————

Zamansal kayma olarak.. Burada bağlanmak istediğim konu, “önceden bilme” olayı…

Siz tabi bunu daha önceki bir yazıda espirili anlatmıştınız ama önceden bilmenin bilimsel anlamda ciddi kanıtları da var elimizde: önsezinin, hissi kablel vukunun… Uyanık veya rüyalarda… Sizind eönsezilerin sağlam bence…

Bir çok çalışmada da, burası sizinde ilginizi çekebilir, yerin jeomanyetik aktivitesi (ortalamalardan çalışılmış, delta p idi sanırım), ayın evreleri ve Güneşin manyetik alanıyla bu duyular dışı algılar arasında ciddi ilişki tespit edilmiş. Konuyla ilgili çok geniş bir bilimsel literature elimde var. Size gönderebilirim zip’leyerek…

YANIT:

Gravite kuvveti uzaklığın karesiyle ters orantılı olarak azalırken Magnetizma kuvvet çifti uzaklığın küp’ü ile ters orantılı olarak azalır. Bu nedenle Magnetizma etkileşimi Güneş veya gezegenler arasında ihmal edilir. Yani söz konusu olamaz. Güneş rüzgarlarının olduğu günlerde yermagnetik alanının karışımının (distorsiyonu’nun) nedeni, Güneş magnetik alanı değil, güneşten gelen elektronlar, protonlar ve alfa tanecikleridir.

——————————————————————

Merak ettiğim, Yerküre+ay veya Güneş üçlüsü zamanı ne kadar sürükleyip, “geleceği geçmişe taşıyabilir veya üst üste oturtabilir?”. Ne kadar ŞİMDİNİN üstüne bindirebilir/kaydırabilir/getirebilir. Genelde önsezilerde çıkan 4 saniye mi? Öngörüsel rüyaların gerçekleşme sık süresi olan 3-4 gün mü? Veya anlamsız nana-piko saniye mi?

YANIT:

Görünen o ki evrensel kütle çekiminde haberci gravitonlar hedefteki gravitonlara ışık hızı ile ulaşırlarken ve bunu, çekim kaynağı var olduğu sürece hiç durmadan yaparlarken,  sürüklenim ve/veya buruşma olgusu, daha uzun süre varlığını sürdürebilmektedir. Buruşma miktarı yörüngelerde dolanımdan dolayı pikosaniyelerle veya femtosaniyelerle bile ölçülebiliyorsa, uydunun üç-beş yüz km’lik yörünge uzaklığında, çok düşük sayılabilecek hızında bile bunun ölçülebilmesi, sürüklenmenin ve buruşmanın ışık hızından çok çok yavaş gerçekleştiği anlamına gelmektedir.

 

Bunun bir hesabını yapabilir miyiz?

YANIT:

Dört boyutlu Uzay-Zaman’ın plastisitesini hesaplamadan bu fenomenin hareket denklemini çıkarmak olası değildir. Bunu benim yapabilmem ise hiç olası değildir! Zamanın yok.

 

 

 

 

 

 Siz çıldırdınız mı?
Böyle birikinti konisi olamaz. Olsa bile köprü ayağı için uygun değildir. Ancak görünen o ki daha beterine ayak dikiliyor.Güçlü akıntıların yaladığı bir  Heyelan topuğu’na nasıl köprü ayağı dikersiniz?
 

<img alt="&quot;&quot;" height="&quot;112&quot;" data-cke-saved-src="" src="&quot;http://www40.zippyshare.com/thumb/17060126/file.html]&quot;" style="&quot;width:" 500px;="" height:="" 367px"="" width="&quot;294&quot;">

 

 

 

 

 


Prof.Dr.Uğur Kaynak.